Çırpınan Karadeniz / 6 bölüm

Temel'den vazgeçtiler

Karadeniz, kendisini var eden simgelerinden, 'alameti farikalarından' vazgeçiyor. Trabzon'da son 5 yıl içinde sadece 1 çocuğa 'Temel' adı verildi. Kızına 'Fadime' adı koyan olmadı. Karadenizli, güzelim koylarından da cayıyor birer birer


Şimal rüzgârlarının ardından Karadeniz

Son dönem hep manşetlerde, hep gündemde Karadeniz...
Ya kanserle...
Ya milliyetçilerin linç girişimiyle...
Ya sahil yoluyla...
Ya Nataşa salgınıyla...
15-20 yıl önce Karadeniz'e şimalden iki yel esti:
Biri Çernobil'in radyasyonunu getirdi; diğeri Rus hayat kadınlarını...
İkisi de Karadeniz'i altüst etti.
Sonra yel dindi. Geride derin izler, tortular, travmalar bıraktı.
Yeni yeni fark edilen bu tortuların kimi Karadeniz insanının derisinin altında, sağlığında ortaya çıkıyor; kimi sosyal yapısında...
Bölge içten içe kaynıyor. Ekolojik, sosyolojik, onkolojik dokusu değişiyor.
Siyaseti, ticareti, sağlığı, ekonomisi, açılım çabası, dipten gelen dönüşüm hırsıyla kımıldıyor Karadeniz...
Türküdeki gibi "çırpınıyor".
Trabzon'da Atatürk alanına çıkan Gazipaşa Caddesi gibi, Artvin'e çıkan dar virajlar gibi, Sümela'ya uzanan adımlar gibi, milliyetçilik, fuhuş, işsizlik, kanser, her şey sürekli ve hızla "tırmanıyor" bu bölgede... Bölgenin en yaygın isimlerinden "Volkan" gibi patlıyor.
Türkiye'nin en kozmopolit yörelerinden olmasına, en zengin sosyal yapısını barındırmasına rağmen zaman zaman en bağnaz, en dışlayıcı, en hırçın milliyetçiliğin peşine takılıyor, fevri linç girişimlerine bulaşıyor Karadeniz... Papaz avına çıkıyor. Saldırganlaşıyor.
Sonra tıpkı adını aldığı deniz gibi sakinleşiyor. Bir yayla horonunda barışıyor kendiyle... Politikada Başbakan çıkarıyor, dizide Deli Ziya oluyor, ses yarışında Zeynep Başkan...
Esnaf göçüyor, yabancı gelinler geliyor, melez nesiller doğuyor, sahil yolu doluyor, işsizlik, yoksulluk, öfke büyüyor.
Ama yine de dizinin güzelim fotoğraflarını çeken foto muhabirimiz Ercan Arslan'ın deyişiyle- "herkes her an koltuğunun altındaki ekmeğini bölüp vermeye hazır gibi" yaşıyor.
Böyle bir dönüşümün ortasında, bölgeyi ve kanaat önderlerini avucunun içi gibi bilen, becerikli yerel muhabirimiz Tekin Atay'ın mihmandarlığında dolaştık Karadeniz'i...
Gittiğimiz her yerde bizi dostça karşıladı Karadeniz insanı... Trabzon'da kanserliler koğuşunu gezdik. Artvin'de dünyanın en uzun burnunu gördük.
Yol boyu bir denizin katline tanık olduk.
TAYAD'lısıyla da, MHP'lisiyle de, doktoruyla da, hastasıyla da, boşananıyla da, evleneniyle de konuştuk.
Ve Çırpınan Karadeniz'in fotoğrafını çektik.

Karadeniz deyince aklınıza ne geliyor? Hamsi, taka, burun, çay, Temel, Fadime, fıkra, silah, deniz, kemençe, horon?..
Şimdi sıkı durun:
Karadeniz bunların hepsinden vazgeçmeye doğru gidiyor.
Bütün bölgeye genellemek yanlış olur, ama gözlemler, eğilimin bu yönde olduğunu gösteriyor.
Dipten gelen bir dalga, eski Karadeniz'i silip süpürüyor.
Karadenizli kendisiyle özdeşleştirilen bütün "alameti farikalar"ından tek tek sıyrılmaya çalışıyor. Çocuklarına koyageldiği adlardan, hakkında yazılmış fıkralardan, belinden ayırmadığı tabancadan, sofrasından eksik etmediği balıktan, o güzelim koylarından... Cayıyor birer birer...
Çok başlıklı bir Karadeniz gezisinin benim açımdan en çarpıcı sonucu buydu:
O yüzden onunla başlamak istedim.
Gelin şimdi bu teşhisin kanıtlarını koyalım ortaya:

Abdullah'ın oğulları
İsim meselesi önemli... Bir kentte ne olup bittiğini kentte yaşayanların isimlerinden "okumak" mümkün çünkü...
Princeton Üniversitesi öğretim üyelerinden tarihçi Prof. Heath W. Lowry, "Trabzon Şehrinin İslamlaşma ve Türkleşmesi (1461-1583)" başlıklı kitabında (B.Ü. Yayınevi, 2005) şehirdeki erkek isimlerinden yola çıkarak 1461'deki fetih sonrası Trabzon'un dönüşümünü kanıtlar.
Yöntemi basittir:
Osmanlı'da İslam dinine dönenlerin ("mühtedi"lerin) çoğunluğu baba adı olarak, babasının asıl adını vermek yerine "Abdullah"ı yazdırır. Yeni ismi, "Abdullah'ın oğlu" olarak kayda geçer.
Bu bilgiyle Prof. Lowry, 15 ve 16. yüzyıllara ait Trabzon Tahrir Defterleri'ni inceler, yetişkin evli erkek Müslümanların adlarını baba adlarıyla karşılaştırır.
Buna göre 1553 yılında Trabzon'da 570 yetişkin Müslüman erkekten yalnızca 2'sinin kendi adı Abdullah iken, 163'ünün baba adı Abdullah olarak kayıtlıdır.
30 yıl sonraki defterde durum şöyledir:
Şehirde 1134 evli erkek vardır. Bunlardan yalnızca 1'inin adı
Abdullah'tır. Ama 256'sının baba adı Abdullah olarak kayda geçilmiştir.
Prof. Lowry'ye göre bu, "Hıristiyan geçmişin hatırlatılmasının rahatsızlığından kaçınmak içindir."
1523'te yüzde 85'i Hıristiyan olan Trabzon, fetihten sonraki 120 yıl içinde büyük dönüşüm yaşamış, sürgün tehdidi karşısında kentin çoğu Rum nüfusu, doğup büyüdükleri kenti terk etmektense İslama dönmeyi tercih etmiştir.
Nitekim 1523'ten 30 yıl sonra kent sakinlerinin yaklaşık yarısı Müslüman olmuştur.
Belki de bu travma, onları milliyetçilikte en ileri saflara taşımış, bölgeye gelen papazları kovalayacak bir nefrete dönüşmüştür.
Fetih sonrası yaşanan "isim ihtilali"nin bir benzerine tanık oluyoruz bugün...
Karadeniz, yüzyıllardır en popüler olan, fıkraları dillerde dolaşan isimlerini değiştiriyor artık...
Trabzon Nüfus Müdürlüğü kayıtlarına göre, 2000'den bu yana yani son 5 yıldır şehirde çocuğuna Fadime ismi koyan tek bir aile yok.

Temel yok, Temelcan var
Temel adı koyan, sadece 1 aile var.
6 çocuk ise "geçiş dönemi takılarıyla" adlandırılmış:
Temelcan, Temelefe, Temel Mehmet, Temel Serhat, Temel Berkcan ve Temel Ersin...
Peki "Temel" yerine verilen isimler neler?
Murat, Berk, Efe, Mustafa...
Tayyip?
Hiç yok. 2004'te bir "Tayyip Yasin" var, hepsi o...
En popüler kız isimleri ise şunlar:
Ece, Şule, Şiir, Esra, Gamze...
Bu tepki, bir modernleşme alameti olduğu gibi "Temel bir gün..." diye başlayan fıkraların yarattığı bıkkınlığın neticesi de olabilir.
Artık zekâsıyla dalga geçen bir fıkra başladığında Karadeniz'de üzerine alınan olmayacaktır. Trabzon'da kasetçilerde satılan skeçleştirilmiş Karadeniz fıkralarının alıcı bulmaması da bunu kanıtlıyor.

Eyüp Fatsa yanılıyor
Gelelim suçlara... Devlet İstatistik Enstitüsü'nün Doğu Karadeniz verilerine göre, 2003'te bölgeden 2681 kişi cezaevine düşmüş.
İşlenen suçlar listesi de bize, bir dönüşümün ipuçlarını veriyor. Geleneksel köy hayatına ait suçların yerini, modern kent hayatına özgü suçlar alıyor. En çok rastlanan suç, (1004 vaka) "İcra İflas Kanunu'na muhalefet"... Hırsızlıkla birlikte bu suçtan içeri girenler, diğer tüm suçluların toplamına yakın...
Irza geçme, sarkıntılık suçları Rusların gelişinden sonra çok azaldı. Yaralama, darp, cinayet ve ateşli silah taşıma geriden geliyor.
Silah taşımadan yatanların oranı sadece yüzde 2... Yani düğünde havaya kurşun sıkan Ordu Milletvekili Eyüp Fatsa'nın "Buralarda âdettir" bahanesi, artık geçerli değil.
Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı İbrahim Azcan, silahla ilgili suçlarda son dönem düşüş olduğunu doğrularken, "Çoğu olay gibi bunun nedeni de ekonomik" diyor:
"Çünkü artık kurşuna para yetmiyor."

Yayla şenliği yerine Televole

KARADENİZ'de bu eğilimle çakışan bir başka gelişme, kentleşmeyle birlikte yerel özelliklerin yitirilmesi...
Karadeniz sahil yoluyla, koyların kaybedilmesini, hamsi üretiminin gerilemesini, takaların denizden çekilmesini ayrı bir gün işleyeceğiz.
Rus akınıyla aile yapısının kökünden değişmesini de...
Ama başka birkaç ilginç ayrıntıdan bugün söz edelim:
Biri, yayla şenlikleri...
Karadeniz'in karakteristiği sayılan şenlikler birkaç yıldır popüler kültürün elinde can çekişiyor. Giresun Valisi Şükrü Kocatepe'nin de yakındığı gibi gurbette yaşayanlarla yöre halkını buluşturmayı amaçlayan şenlikler bir "sanatçı getirme yarışı"na dönüşmüş durumda... Kemençe çalınıp horon tepilen şenlikler gözden düşerken, Televole şarkıcılarını yaylaya çıkarmayı başaranlar en büyük ilgiyi görüyor.
Mesela bugünlerde en büyük kavga, Tarkan'ı baba ocağı Rize'ye getirebilmek için veriliyor. avea'dan izin alabilmek için Başbakan'ın devreye sokulduğu söyleniyor.

Ayda 40 burun ameliyatı

Karadenizliler, dünyaca ünlü burunlarını 'düzelttirmek' için ameliyata koşuyorlar. Estetik cerrah Karaçal: Trabzon'da her ay en az 40 burun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim

"Karadenizli artık eski simgelerle anılmak istemiyor" dedik ya, bu "kendinden vazgeçme"nin en belirgin örneklerinden biri burun ameliyatları...
Burnuyla dünya çapında şöhret yapan Karadenizli, şimdilerde burun kemerini düzelttirmek için plastik cerrahlara koşuyor.
Trabzon'da plastik cerrahi 1986'da Operatör Dr. Yakup Kaya ile başlamış. 1990'larda Rusların ince küçük burunlarla çıkagelmelerinden sonra müthiş artmış. Sadece Kaya'nın 20 yılda 2500 burun yaptığı tahmin ediliyor.
Ardından KTÜ'ye plastik cerrahi ana bilim dalı açılmış ve öğretim üyeleri gelmiş.

Gelenlerin yarısı erkek
Şu anda kentte 5 plastik cerrah var. Yard. Doç. Naci Karaçal, 4 yıldır Trabzon'da görev yapıyor. KTÜ'de Plastik Cerrahi ana bilim dalı başkanı...
Burun operasyonlarını ona sordum:
-Kimler burun ameliyatı olmak istiyor?
-5-6 yıl öncesine kadar gelenlerin yüzde 55'i kadındı. Son dönemde eşitlendi.
-Neden değiştirmek istiyorlar?
-Eskiden "Nefes alamıyorum" filan gibi şikâyetlerle gelirlerdi. Artık doğrudan "Şeklini beğenmiyorum" diye geliyorlar.
-Nesini beğenmiyorlar?
-Aslında yeni nesilde koca kemerli Laz burnu yok. Ama yine de kemerleri küçültmek istiyorlar. Kemeri alıyoruz.
-Karadeniz sosyetesi mi geliyor daha çok?
-15-20 yıl önce daha çok sosyete geliyordu. Eğitim arttıkça plastik cerrahi de halka indi. Artık her kesimden insan geliyor.
-Kaça mal oluyor bir burun operasyonu?
-İlk zamanlar çok pahalıydı. Son 10 yılda ucuzladı. Bir ameliyat 1000 dolar.
-Kaç ameliyat yapıyorsunuz haftada?
- Ben haftada 4 ameliyat yapıyorum. 5 doktoruz. Trabzon'da her ay en az 40 burnun düzeltildiğini rahatlıkla söyleyebilirim.
-Burun dışında da talepler oluyor mu?
- Artık yüz ve karın gerdirme, göğüs küçültme türü ameliyatlar da çoğaldı.
-Neden tırmandı bu eğilim..?
-Rusların gelişinin de etkisi var mutlaka, ama asıl etken medya... Televole'den etkileniyorlar. Çoğu ellerinde yıldızların resimleriyle geliyor. En çok Petek Dinçöz burnu istiyorlar.
-Siz ne diyorsunuz?
-Gelenlerin 6'da 1'ini "İhtiyacınız yok. Doğallığınızı bozar" diye vazgeçiriyorum. 

'Burnumuz kimliğimizdir'

Artvin'de Mehmet Özyürek karşıladı bizi... Hemen elimize kartvizitini tutuşturdu.
Kartta profilden çekilmiş bir fotoğrafı var. Üstünde şöyle yazıyor: "Guinness World Records/ Dünya Altın Burun Şampiyonu". Mehmet Bey ya da Artvin'deki adıyla "Şampiyon Amca", rekor yoksunu Türkiye'nin medar-ı iftiharı... Çünkü cebinde gezdirdiği sertifikasına göre, "Burun boyunun, ucundan bitiş noktasına kadar 8,8 santimetre olduğu saptandı ve Guinness Rekorlar Kitabı'na katıldı".
Kendisi 60 yaşında... Çocukken "burnu büyük" diye alay ederlermiş. Şimdi aynı burunla, alaycılarından intikam almış.
Rize Çay TV'de "Karadeniz Altın Burun Yarışması"na gırgır olsun diye katılmış. Birinciliği yakalamış. Kaliforniya'dan, Guinness yarışmasından aramışlar. Meğer burnunun ünü oraya kadar uzanmış. Kendisini kitaba alacaklarmış. Uzun temaslardan sonra uzmanlar gelmiş. "Şampiyon Amca", "Altın Burun" olarak tescillenmiş.
Şimdi Karadenizlilerin burun ameliyatlarından söz edince tepki gösteriyor."Burnumuz bizim kimliğimizdir. Vazgeçemeyiz" diyor: "Bana bakıp vazgeçsinler. Ben çirkin mi görünüyorum. Üstelik dünya rekorunu elimde tutuyorum."

Kanser, Çernobil yağmurlarıyla geldi

Karadeniz, "Çernobil etkisi teorisi" ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Göğsünden 12 santimlik bir tümör alınan Erkan'ın babası, "O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyonu almışız daa!" diyor


Deli yağmur, çılgın yeşilin üstüne yağıyor. Sarp patikalarını tırmanıyoruz Ardeşen'in... Çıktıkça başımız bulutlara değiyor; bulutlar başımıza... Teypte Kazım Koyuncu tulumuyla dertleşiyor:
"Bu dere yılan olsa narino/ Derdimi bilen olsa/ Oturup da ağlardım narino/ Yaşımı silen olsa..."

Acılar filiz veriyor
Hopa... Arsin... Arhavi... Ardeşen...
KTÜ Tıp'a göre "En çok kanser hastası o beldelerden geliyor."
Biz de o beldelere gidiyoruz; amansız bir marazın izini sürercesine... Ardeşen radyasyonlu çayların gömüldüğü toprak... Bir kuşak önce ekilmiş acılar filiz veriyor. Göğe yakın bir yerde, Yurtseven köyünde duruyor arabamız:
Dost canlısı, gözü yaşlı Berberoğlu ailesinin yanındayız. Nezaket Berberoğlu'nun evladının birini trafik almış, evlat bildiği diğeri kanserle boğuşuyor. Ve o, yağmurların ecel getirdiği günü gözyaşıyla anımsıyor:
"Bir sabah kalktım, salatalık tarlası sapsarı olmuştu. 'Radyasyon vurdu' dediler. Bostanda hiç sebze olmadı o sene... Toprağımız, betona döndü. Yedik lahanamızı; sütümüzü içtik. Çayın bir kısmını fabrikanın bahçesine gömdüler, kalanını çayımıza kattılar. Aldık radyasyonu, kaybettik sağlığımızı... Hastane yolu bilmezdim, hastaneden çıkmaz oldum!"

Çalınan çaylar
1986'da Çernobil nükleer santralı patladığında Erkan Berberoğlu 1,5 yaşındaymış. Rüzgâr, nükleer serpintileri tarlalarına taşımış, Erkan'ın sütüne, yoğurduna bulaştırmış. Karadenizli'nin ekmeği, suyu, rızkı olan çay, bir günde düşmanı, celladı oluvermiş.
Avrupalı yaşıtlarının mamaları imha edilirken, Erkan'ları uyaran olmamış. Tersine, "sorumlu" Bakan, "Ben içiyorum, siz de için" diye şov yapmış.
Radyasyonlu çayları aşağı fabrikanın bahçesine gömmüşler. Sonra bir gün gömülü çayları çuvallarla arabaya yükleyenleri yakalamış Milliyet... Çalınan çaylar içilmiş; kalanlar yeraltı sularına karışıp zehirlemiş toprağı... Erkan, onlarla büyümüş.

Radyasyon aldık da
Hastaneye koşan ilk hastalara "Daha durun" demiş doktorlar; "Etkisi 15-20 yılda görülür bunun... Şimdi teker teker geliyorsunuz, o zaman otobüslerle geleceksiniz".
Ve Erkan 20 yaşına gelince bir gün sol kolunun altında bir ağrı hissetmiş. "Otobüsler dolusu hastalar"a katılıp Ankara Gazi hastanesine gitmiş, göğsünde 12 santimlik bir tümör bulunmuş; alınmış. Tekrarlama riskine karşı yoğun kemoterapi alıyor Erkan... Tedavi, Berberoğlu ailesine ayda 1 milyara mal oluyor.
Doktoru, Gazi Onkoloji Bölüm Başkanı Prof. Nazan Günel, 1990'larda kurulan Çernobil Komisyonu'nun da üyesi... Ama "Hastalık Çernobil kaynaklı diyemeyiz" diyor. Gel de Erkan'ın babasına anlat bunu... Şinasi Berberoğlu, daha önce adını bile duymadığı şeyi, Azrail diye tanıyor şimdi:
"O yağmurları yiyen adam ne olur? Radyasyon almışız daa..."

Öfke ve tevekkül
Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu "Rakamlara bakmayın, hastaların çoğu Ankara'ya, İstanbul'a gidiyor. Çoğu da doktora gitmeye ürküyor. Karadeniz'de kanser patlıyor" diyor.
En az kanser kadar tehlikeli bir salgın bu:
Bilime, tıbba, iktidara güvensizlik...
Yalanı görmüş insanlara özgü bir ihanete uğramışlık duygusu, kiminde paniğe dönüşüyor; kiminde boşvermişliğe...
Arabamız patikalarda arsız dallara sürtüne sürtüne dağdan inerken, yağmur hababam çiseliyor uçsuz bucaksız yeşilliğin üstüne...
Kazım Koyuncu'nun "Hep yedik o yağmurları kafamıza" sözleri çınlıyor kulağımızda... Teybimizde yine onun sesi: "Dünya benim sanırdım meğersem yanılmışım/ Felek gözün kör olsun, ne kadar geç kalmışım."

Onkoloji koğuşunda...

Trabzon'da Farabi hastanesindeyiz. KTÜ Onkoloji Bölümü Başkanı Prof. Fazıl Aydın'la, baştan aşağı yenilenen bu modern hastanenin kanser koğuşlarını geziyoruz. Serviste 8 hasta yatıyor. Rahminden 4,5 santimlik kitle alınan Aysel Yalçın, "Bu illet eskiden yaygın değildi" diyor, "Çernobil'den sonra türedi."
Yan odada yatan Arsin'li Muhittin Çiçek de emin bundan... Tükürük bezlerindeki tümörü almışlar. "O dönem çok fındık, çay tükettik. Ondandır" diyor.
İsmini vermekten kaçınan bir doktor, bu teşhise katılıyor:
"O dönem fındığı, çayı imha etmeyi göze alamadılar, hastalığın yayılmasına göz yumdular. Bize konuşma yasağı koydular. Belirli kanser türlerindeki artış ortada. Radyasyona duyarlı troid kanserine rastlanmazdı, şimdi 4 troid kanseri tanıdığım var." Çocuk Hastalıkları Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Yakup Arslan, sakat doğumlarda artış olduğunu doğruluyor. Ancak "Bunun pek çok nedeni olabilir. Çernobil öncesi ve sonrası sakat doğumlara dair istatistik de yok" diyor. Yine de "Çernobil'in bölgeye etki ettiğine inanıyor."
Doktorlar kesin yargılardan kaçınadursun, Karadeniz "Çernobil etkisi teorisi" ve kanser endişesi ile çırpınıyor. Hastalar otobüslerle büyük kentlere akıyor. Kimi bir kemoterapi reçetesi yazdırmak için saatlerce yol gidip geri dönüyor, kimi bu belayla nasıl baş edeceğini bilemeden ölüyor.
Karadeniz, bilimsel araştırma, sağlık taraması, erken teşhis seferberliği bekliyor.

'İki Çernobil daha var'

Prof. Dr. Fazıl Aydın, KTÜ Tıp fakültesi Onkoloji Bölüm Başkanı.
Lenf kanseri olan annesini, tedaviye Ankara'ya götürmüşler. Kendisi kanserle ve "Karadeniz'de kanser patladı" paranoyasıyla baş etmeye çalışıyor:
Halkla aranızda bir güven sorunu var.
Biz ne desek halk, bu belanın Çernobil'den olduğuna inanmış bir kere. Tepki, yönetimin umursamaz tavrına.. Çaylar imha edilirken çay içen bakana... Keşke sigaraya da aynı tepkiyi verebilsek.

Gerçekten patladı mı Karadeniz'de kanser?
Abartılıyor. Bölgede kanser vakası çok, ama Marmara'yla, Ege'yle mukayese edince oranlar birbirine çok yakın. "Çernobil'le arttı" da diyemeyiz, Çernobil öncesi kayıtlar olmadığından mukayese olanağı yok.

Hangi tür kanser yaygın?
Guatr çok yaygın. Mide ikinci sırada...

Radyasyon etkisini 15-20 yılda gösterir diyorlar?
Nükleer bomba atılan Japonya'da kan kanseri o kadar yıl sonra çıktı. O anlamda riskli dönemdeyiz.

50 hasta sıra bekliyor
Bundan sonra ne yapılmalı sizce?
Gelişen duyarlılığı bilince dönüştürmeliyiz. Köyde gidiyorum, adam "Bu Çernobil bizi kanser etti" diyor, ama bir sigarayı diğerine ekliyor. "Sen Çernobil'i içiyorsun, haberin yok" diyorum. Erken teşhis çok önemli, ama üniversitenin erken teşhis bölümüne uğrayan yok. Hasta olmadan gelmiyorlar. Her sene 2-3 toplantı yapıyoruz. En fazla 20-30 kişi geliyor. Halkı eğitmemiz lazım. Burnumuzun dibinde, Ermenistan'da, Bulgaristan'da iki Çernobil daha var. Bugün kaza olsa Türkiye ne önlem alabilir, gelin bunu konuşalım.

Kanser Hastaları Derneği
'Her evde bir kanserli var'

Kanser Hastaları ve Yakınları Derneği, Trabzon'da bir yıl önce kurulmuş. Başkan, avukat Sibel Suiçmez 2003 sonunda kızkardeşi kansere yakalanınca fark etmiş ki, herkes aynı dertten mustarip... "Her Karadeniz ailesinde en az bir kanserli var". Ve halk bilinçsiz. Hastalarla yakınlarına tıbbi, hukuki destek vermek için bu derneği kurmuş:

Rakamlar kanser patlamasını yalanlıyor.
Bilim insanlarıyla aramızda güven sorunu var. Onlara ve devletin verilerine inanmıyoruz. Çernobil sonrasında önlem alacaklarına halka yalan söylediler. Çay, fındık tüketmeye teşvik ettiler.

Kanser hastalarının durumu nasıl?
Panik havası var. Hasta yakını hastadan, hastalar birbirinden gizliyor. "Kanser" yerine "O kötü hastalık" diyorlar. Açıklama yapsak moral bozmakla suçluyorlar.

Talebiniz ne?
Sağlık taraması istiyoruz. Hastane, doktor, teknik donanım yetersiz. Acilen bir onkoloji hastanesi kurulması gerekiyor. Bağımsız kişilerin araştırma yapmasını bekliyoruz.

Cavit Koyuncu
'Oğlum öldü, başkaları ölmesin'

Hopa'nın Sugören Mahallesi'ndeyiz. Ara sokakta mütevazı bir apartman dairesi... Salondaki dolabın üstünde 2 gitar, kutularında yan yana duruyor. Kazım Koyuncu'nun evi burası... Gitarlar, onun gitarları...
33 yaşındaki rockçı, müziğiyle olduğu gibi ölümüyle de önce Karadeniz'i, sonra Türkiye'yi salladı.
Genç yaşta, üstelik tam da Çernobil'le savaşta akciğer kanserinden ölmesi deprem etkisi yarattı.
Karadeniz'de en çok onun kasetleri satılıyor, radyolarda en çok onun müziği çalınıyor şu ara... Baba evi Hopa'da şenliklere onun adı verildi. Hopa'nın ÖDP'li belediye başkanı Yılmaz Topaloğlu "Onun hassasiyetini doğru hedefe taşımalıyız" diyor. Bir kanser tarama merkezi için sivil girişim örgütlemeye çalışıyor.
Kazım'ın babası, 50 yıllık TİP'li Cavit Koyuncu, oğlunun gitarlarına bakan koltuğunda ağır konuşuyor:
"Her yerden genç kanser haberi geliyor. Oğlumu kaybettim, ama onlar da benim evladım. Burada insanlık kalmamış. İnek gibi önüne ne konursa içiyor yetkililer... Hiçbirini affetmiyorum. Küba'da insanlar parasız tedavi ediliyormuş. Açsınlar kapıları, oraya gidelim."

Nataşa salgını geçti güzellik furyası başladı

10 yıl süren Nataşa salgını geçti ama deldi de geçti. Geride dağılmış yüzlerce aile, onlar gibisini arayan erkekler, onlara benzemek isteyen kadınlar bıraktı. Bu ihtiyaçtan, onlar gibisini yaratmak için faaliyet gösteren yüzlerce güzellik salonu doğdu

 
Trabzon'un Çömlekçi Mahallesi... Kentin eski fuhuş üssü... Duvar yıkılınca ilk canlanan yer burası olmuş. Sarp kapısının açıldığı 1989'da 15 kişi geçmiş kapıdan...
10 yıl sonra bu rakam, 280 bin olmuş
İlk Ruslar bavullarla gelmiş. Semtte Rus pazarı açılmış. Trabzon'da ticaret birden canlanmış.
Ardından kadınlar akmış bölgeye... Kültürlü, tahsilli, yoksul, genç ve güzel kadınlar... Yıkılan duvarın altında kalmış bir kuşağın sürgünleri...
Rus-Türk insan tacirlerinin ortaklığıyla kitleler halinde getirtilip Çömlekçi otellerine yerleştirilmişler.
1980'lerde topu topu 6 oteli olan semtte 30 yeni otel birden açılmış. Saati 100 dolardan pazarlanmış kadınlar...
Çevre illerden traktörünü, öküzünü satıp gelmiş köylüler... "Otel mafyası" işe el koymuş. Çömlekçi kirli paraya doymuş.
10 yılın sonunda polis "Yeter" demiş, oteller temizlenmiş, 2000-2005 arası fuhuştan 4 bin kadın sınır dışı edilmiş.
Ve yaygın adıyla "Nataşa"lar kenti terk etmiş.

Bugünkü Çömlekçi
Bugün Rus pazarı sönük, Çömlekçi, bir tufan sonrasının enkazını andırıyor.
Şairin deyişiyle, "Dağınık pazar yerlerine benziyor memleket"...
Uzun cadde boyunca çoğu ismini kentlerden, semtlerden alan, eski "bereketli" günlerine yanan onlarca eski püskü otel yan yana dizili...
Esnaf keyifsiz. Yollarda, tek tük Gürcü, Azeri göçmen kadınlar, toplu göçe katılamamış yaralı kuşlar gibi dolanıyor.
10 yıl Trabzon'un sosyal hayatına bir deprem yaşatan Nataşa'lar güneye, Akdeniz'e indi.
Geride ruhsal, toplumsal, cinsel açıdan yıkık bir kent bıraktılar.
Dağılmış ocaklar, yeni zevkler keşfinde parasını tüketmiş tatminsiz adamlar, rakiplere benzeyeceğim diye sararttıkları saçlarıyla mutsuz kadınlar... Fırtına dinince baş başa kaldılar. Ve bakınca birbirlerini tanıyamadılar.

Fırtınanın ardından...
Önce tahribat raporunu verelim:
Yabancı hayat kadınlarından sonra boşanmalar hızla arttı bölgede:
Önceki yıl Doğu Karadeniz'de toplam 1730 çift boşandı.
Trabzon'da 4 yılda boşanmalar 2 katına çıktı.
Gümüşhane'de 1999'da 25 çift boşanmıştı. 2003'te 1005'e çıktı. Artış 40 kat...
Bunların bir kısmı, yabancı kadınlara çalışma izni alabilmek için yapılan "hülle evlilikler" yüzünden... Bir dönem köyün delilerinin ya da para düşkünü açıkgözlerin nüfus cüzdanları alınarak Nataşa'lara toplu nikâh kıydırılmış. Yüzünü bile görmediği kadınlarla bilmeden yıllar yılı evli kalmış erkekler... Bir gün gerçekten evlenmeye kalkışınca "çoktandır evli" olduklarını öğrenmişler.
Erkan Ocaklı'ya "Oy Nataşa Nataşa / kodun bizi ataşa / çıkardın bizi yoldan / gavur kızı Nataşa" diye horon söyleten bu tablo işte...

'Hülya Avşar bile boyun eğiyorsa...'
Bugün bir sosyoloji laboratuvarını andırıyor Karadeniz...
10 yıllık zelzelenin yaraları sarılıyor, ilişkiler yeniden harmanlanıyor
"Nataşa"lar gitti, ama giderken Karadeniz erkeği ile kadınını değiştirdi.
"Nataşa" salgınından sonra Karadeniz'de tecavüz vakalarının azaldığını, artık yolda daha kolay yürüyebildiklerini söyleyen Trabzonlu bir avukat kadın şöyle diyor:
"Karadeniz erkeği değişti. Kendine bakmayı öğrendi. Her gün yıkanmayı, parfüm almayı, sürmeyi öğrendi. Adabıyla kadınlarla içki içmeyi, dans etmeyi... Kendi eşiyle yapmadığı şeylerdi bunlar..."
Ya kadınlar?..
Aynı avukat şunları söylüyor:
"Çoğu katlandı kocasının ihanetine... Çoğunun idolü Hülya Avşar'dı... 'Onun gibi başarmış bir kadın bile katlandıktan sonra benim yuvamı yıkmama değer mi?' dedi. Sineye çekti."

Güzelleşme kampanyası
Sonra bambaşka bir gelişme oldu.
"Taşfırın" Karadeniz erkeği, yeni kadın için kendine çeki düzen verirken, bazı kadınlar da, yabancı rakiplerle rekabet için daha bakımlı olmanın, daha dişi görünmenin derdine düştü.
Bölgede güzelleşme furyası başladı.
Trabzon'un ana caddelerindeki tabelalara şöyle bir göz gezdirseniz onlarca güzellik salonunun müşteri çağırdığını göreceksiniz.
Çoğu, lazerle epilasyon, saç ekimi, cilt bakımı, botoks, kırışıklık tedavisi, solaryum yapıyor.

Ne oldi sağa, ne oldi boyla?
Kentin 3 güzellik merkezinden biri olan Flormed, 1 yıl önce açılmış.
Merkezin pratisyen estetik hekimi Tarkan Kalaycıoğlu, 1 yılda 420 hasta kabul ettiklerini söylüyor:
"Karadeniz erkeği buralara gelmezdi eskiden... Son 10 yılda onlar da güzelliğine düşkün hale geldi. Eskiden istenmeyen tüyleri aldırmaya daha çok bayanlar gelirken, şimdi 25-40 yaş arası erkekler de çoğaldı. Plajda, havuzda kıllı vücudundan utandığı için gelip boyun altı kıllarını aldıranlar var".
Daha da ilginci bu salgının taşraya kadar yayılması...
Geçen ay Beşikdüzü ilçesinde bir güzellik merkezi açıldı.
Ruslar gitti, ama "Ruslaşma çabasında" bazı kadın ve erkekler bıraktı geride...
Herkes öyle değil elbet... Bütün bu hengamede bazı gerçek aşk hikâyeleri de yaşandı, yabancı gelinlerle mutlu evlilikler yapanlar da oldu. Ve onlardan melez, yepyeni bir Karadenizli nesil doğdu.

TRABZON EMNİYET MÜDÜR YARDIMCISI İBRAHİM AZCAN:
Faturayı henüz bilmiyoruz

İbrahim Azcan Trabzon Emniyet Müdür Yardımcısı. Son yıllarda gördüğüm en sempatik polis... Olaylara polisiye gözle değil, sosyolog gözlüğüyle bakıyor. İki kitabı var. Yabancı uyruklu hayat kadınlarıyla konuşarak ve kendi gözlemlerini ekleyerek yazdığı "Nataşa" kitabı da piyasaya çıkmak üzere.

Karadeniz'de "Nataşa" işi bitmiş görünüyor. Nasıl oldu bu?
Evet, 90'larla erimeye başladı. Trabzon bir liman şehri, Rusya'ya açılan kapı. Bir dönem haftada 5 geminin kalktığını, cafe'lerin kadın kaynadığını bilirim. 90'larda otel patlaması oldu. Şimdi azaldı. Ama bu, polis sayesinde olmadı. Bir şekilde kanıksandı, doydu toplum ve inişe geçti.

Ne tortu kaldı?
Sosyal tahribat büyük oldu. Boşanmalar arttı. Aile dışı çocuklar doğdu. Ama öte yandan da kadın erkeğin, erkek de eşinin değerini anladı. Bir sosyal dönüşüm oluştu. O anlamda hem ilerleme, hem gerileme yarattı.

Nataşa'lardan sonra çocuk istismarı, tecavüz azaldı deniyor?
Katılmıyorum. Öyle olsa Rusya'da bunların hiç olmaması lazım. Oysa Rusya çocuk istismarının hoyratça yaşandığı ülkelerden biri. Bu olaylardaki azalma belki de eğitim seviyesinin yükselmesindendir.

Bir dönem polis göz mü yumdu olup bitene?
Yasalara göre bir erkeğin bir kadınla para karşılığı cinsel ilişkisi suç değil. Otele girip almaya yetkim yok. Ancak insan ticaretine yönelik organize fuhuş varsa, kadın vizesiz ya da hastaysa adli suç ve müdahale hakkı doğar. Onları da alıp sınır dışı ediyoruz, insan simsarları ismini değiştirip yeni pasaportla tekrar yolluyor.

Ne kadar para döndü?
Ciddi para akımı oldu. Erzurum'dan, Ağrı'dan müşteriler geldi. Konuştuğum Nataşa'lardan biri günde 3-5 kişiyle birlikte olduğunu söylemişti. Ayda ülkesine 2 bin dolar gönderiyordu. 1000 Nataşa'nın çalıştığı bir ilde ayda en az 2 milyon dolar yurtdışına çıkmıştır.

Nasıl insanlardı konuştuğunuz "Nataşalar"?
Çoğu kültürlü, ama hayat hikayeleri hep pürüzlü kadınlar. Ekonomik refah ve kurtuluş arıyor, mecburiyetten yapıyorlar. Birlikte oldukları erkeklerle ciddi kültürel farklılıkları var. Bazısı son derece inançlı... Erkek namaz kılmadan yatmayı kabul etmeyenleri bile var.

Ya Karadeniz kadını?
Hem olumlu hem olumsuz etkilendi. Çoğu erkeğini sahiplendi, ama boşanmalar da çok arttı. Faturayı henüz bilmiyoruz. Üniversite araştırmalı.

Çözüm ne?
Bu, arz talep meselesi. Bu talep varoldukça baş etmek çok güç. Polisiye tedbirle olmaz.

Nataşa'lar için ne yapılmalı?
Patronları "Biz polisle işbirliği içindeyiz. İhbar edersen yanarsın" diyor. Kadınları köle gibi çalıştırıyor. Biz de yakaladığımızı nezarethaneye koyuyoruz. Oysa psikolojik desteğe, güvenliğe ihtiyaçları var. İnsan ticareti mağduru bu kadınlara sosyal, ekonomik, insani yönden yardım etmemiz lazım. Devletin değil, sivil örgütlerin yönettiği, kendi uyruklarından olanların çalıştığı kadın sığınma evleri kurulmalı.

AVUKAT SİBEL SUİÇMEZ
Nataşa olayı 2. Çernobil'di

Nataşa olayı Karadeniz'e neye mal oldu?
4 boyutlu sosyolojik bir olay yaşandı. Erkek, 2 kadın ve çocuklar açısından. Bu da bir başka Çernobil'di. Kadınlar psikolojik travma geçirdi. Hala ilaç kullanıyorlar, ama konuşmuyorlar. Zaten çoğunun erkeği gurbetteydi, fazla beraber olmazlardı. Gizli bir kabulleniş vardı, ama ilk kez 2. kadın gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldılar. Bazı erkekler yabancı kadını alıp eve getirdi, yatağında yatırdı. Karısı, çocuklarla yan odadan dinlemek zorunda kaldı. Ne yapabilirdi ki?.. Çoğu kabullendi.

Size başvuranlar olmadı mı?
"Ne yapabilirim?" diye geliyor. Erkeği eleştiremiyor. Bir kısmı yanlış hedef seçip kadınlarla mücadeleye girişiyor. Bir kısmı, "Herhalde bizim bir eksiğimiz vardı da erkekler gitti" diye onlara benzemeye çalışıyor. Bir dönem Trabzon'da bütün kadınlar sarışın olmuştu. Gün boyu tarlada çalışan kadın mis kokup bütün gün oturan kocasına hizmet etmeyi denedi. Herkes işin arz bölümüyle ilgiliydi. Talep edenler erkekler yine sıyırdı. Oysa asıl erkeğin ahlaki davranışı tartışılmalıydı. Hoş, belki erkeklerin de farklı öyküsü vardı.

Çocuklar?
Sağlıksız bir yeni nesil oluştu. Parçalanmış ailelerin çocukları ortada kaldı. Yabancıların gelmesi yerli fuhuşu da tetikledi. Üniversitede bazı kızların eskortluk yaptığı yazıldı. Poliste dokuz yaşında çocuklar kayıtlı fuhuştan.

DÜZELTME:
Yazı dizimizin dünkü bölümünde Milliyet Trabzon muhabirleri Faruk Ata ve Cevat Ocak'ın Ağustos 1989'da radyasyonlu çayların kötü niyetli insanlarca rahatlıkla gömüldüğü yerden alınıp satılabileceğini kanıtlamak için yaptıkları haberin fotoğrafları, kaçıran onlarmış gibi bir resimaltıyla yer almıştır. Düzeltir, arkadaşlarımızdan özür dileriz.

Son 10 yılda 40 bin yabancı kadın Türklerle evlendi

Karadeniz'in yabancı gelinleri

Duvar yıkılınca Türkiye'de yabancı gelin patlaması yaşandı. Bugün her 10 yabancı gelinden 1'i Rus... Bunların bir kısmı çalışma ya da oturma izni alabilmek için yapılan danışıklı evlilikler... Ama bir de "aşk evlilikleri" var. Ki onların meyvelerinden, Karadeniz'de melez yeni bir nesil doğuyor

 
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin Türkiye'ye geldiğinde Odalar Birliği'nde bir toplantı yapıldı. Burada konuşan Şarık Tara, Rusya'da ENKA'nın 15 bin Türk işçisi olduğunu söyledi. Bunların çoğunun Rus kadınlarla evli olduğunu belirtti. "Akraba sayılırız" dedi.
Ardından Putin aldı sözü... Tara'ya hak verdi:
"Hısımdık, şimdi de akraba oluyoruz. Ama hep kız veren biziz. Artık biz de Türkiye'ye çok geliyoruz. Bizimkiler de Türk kızlarıyla evlenecek. Şu akrabalığı çift taraflı yapalım."

40 bin yabancı gelin
Putin'in yakındığı kadar var.
İçişleri Bakanlığı verilerine göre son 10 yılda Türk erkekleriyle evlenen yabancı kadınların sayısı 40 bini aştı.
Bu 40 binin 15 binini eski Sovyet cumhuriyetlerinden gelenler oluşturuyor.
Her 10 gelinden 1'i Rus...
2001'de sadece Trabzon'da yabancılarla 80 evlilik yapılmış. Çoğu Rus ve Gürcü gelinlerle... Bu sayı geçen yıl yarı yarıya azalmış. Azalmanın nedeni, vatandaşlık almak amacıyla yapılan "hülle evlilik"lerin cazibesini kaybetmesi... Çünkü yeni yasa ile, Türklerle evlenenlerin Türk vatandaşlığına alınması için en az 3 yıl bekleme koşulu getirildi. "Danışıklı evlilikler" bitti.
Geriye "aşk evlilikleri" kaldı.
Ki onlar, Karadeniz'in çehresini değiştirdi.

Melez yeni nesil
Trabzon Atatürk alanında durup biraz çevreye bakarsanız uzun boylu, uzun etekli, uzun bacaklı, başı bağlı sarışın, güzel gözlü kadınlar göreceksiniz.
Onlar, Trabzon'un yeni gelinleri...
Şu ya da bu amaçla Karadeniz'e gelip, "bir Türk'e gönül verip" yerleşmiş kadınlar...
Başlarının bağlı oluşu muhafazakârlıklarından çok, "Ben o bildiğiniz diğerlerinden değilim" mesajı vermek için...
Genellikle yalnız gezmiyorlar; yanlarında kendileri gibi bir yabancı gelin oluyor.
Ve pusetlerinde yeni melez nesli taşıyorlar:
Annelerinin teniyle gözlerini, babalarının kanıyla bakışlarını taşıyan, Türkçe ve Rusça konuşan yeni "Karadeniz harmanı" çocuklar...

İkna çabası
Karadeniz'i gezerken bu evliliklerle de ilgilendik. Evli çiftlerle görüşmek istedik. Ama çoğu ortaya çıkıp konuşmaktan çekindi.
"Nataşa" imajının toplumda yaratabileceği önyargılardan endişeleniyorlardı. Kiminin ailesi hâlâ durumu benimsememişti.
Anlaşılan "yabancı gelin gerçeği" hâlâ tam olarak kabullenilmemişti.
Ancak Hopa'da iki aile, büyük cesaret ve şevkle açtı bize evini...
Karadeniz'in geleceğine damgasını vurabilecek yeni birlikteliklerin içyüzünü anlattılar.
Bugünlerde birçok evde yaşanan manzaranın da örneklerini verdiler.
Yakında Akdeniz'de benzer öyküler dinlemeye, hatta -Putin'in dilediği gibi- "Rus damat"lar ağırlamaya hazır olun.

Tiflis'ten Gürcü Nino, Çeboğlu Ailesi'ne gelin gitti
Gözleriyle anlaştılar

Her şey Sarp kapısının açılmasıyla başladı.
Yıllar yılı aynı denizin karşılıklı sahillerinden birbirini kuşkuyla gözleyen komşular, bu kapıdan geçip meraklı gözlerle etrafı süzdü.
Çeboğlu ailesinin serüveni de böyle başladı. Ailenin tek çocuğu 17 yaşındaki Murat, 1989'da ilk Türk talebe grubuyla tahsil için Tiflis'e gitmişti.
Ne onun daha önce bir Gürcü arkadaşı olmuştu, ne de Gürcü arkadaşları bir Türk görmüştü.
Merakla birbirlerine yaklaştılar.
Yaklaşanlardan biri de Nino'ydu.
Murat 2 yıl sonra yaz tatilinde memlekete döndüğünde sırtında bir gitar, cebinde bir fotoğraf vardı:
Nino'nun fotoğrafı....
"Bu kızla evleneceğim" dedi annesine...
"O zaman oradan buraya çok değişik insanlar geliyordu" diyor annesi Beyhan Hanım... Kuşkulanmış ister istemez... Ama kendisi de Laz'la evli bir Boşnak ve 19 yaşında anne olmuş bir kadın olarak sevgiye inancı sonsuzmuş:
"İyi anlaşıyor musunuz?" diye sormuş, "Evet" yanıtını alınca kuşkuları dağılmış.

'Yapamazsın orada'
Aynı kuşkular "suyun öte yanı"nda da vardı tabii...
19 yaşındaki Nino'nun annesi "Sen nasıl bir ülkeye gittiğini biliyor musun? Yapamazsın orada" demişti.
Din meselesinden kaygılıydılar. Daha önce günübirlik Rize'ye gelmişler, pazarı gezmişler, çarşaflı kadınlar görüp ürkmüşlerdi. Nino şöyle anlatıyor:
"Biz 4 kız kardeşiz. Tiyatro, opera, kütüphane ile büyüdük. Ne örtünmeyi biliriz, ne diskoda eğlenmeyi... 'Bunlara hazır mısın?' dedi annem... Murat'a güveniyordum. Her şeyin üstesinden gelebileceğimi söyledim."
İki aile buluştuğunda geleneklerin aynı olduğunu gördü. Yüzük taktılar, nişan yaptılar.
Nino hiç Türkçe bilmiyordu, gözleriyle anlaştılar.
Her şey iyi hoştu ama, çevre?.. Çevre ne diyecekti?
Nino'nun kayınvalidesi Beyhan Hanım başta bu tedirginliği yaşadığını söylüyor, "Konu komşuya ters geldi" diyor.
Üstelik Nino, "Bana din konusunda baskı yapmayın" diye şart koşmuştu. Yani Müslüman olmaya niyeti de yoktu.
Ama sorun olmadı.
1996'da okul bitip de iki genç, mühendis çıkınca evlendiler.
Nino kilisede mum dikerken kayınvalidesi de yanındaydı. Sonra o, gelinini camiye götürdü. Gelin, Ramazan'da kaynananın iftar sofrasını kurdu. Ve evlilik kısa zamanda oturdu.

Oğlan melez
Nino, bugün sevgiyle sarıldığı kayınvalidesi ile konuşarak ve bol bol gazete, kitap okuyarak 1 yılda öğrendi Türkçeyi...
1997'de Hopa Park Denizcilik Liman İşletmeleri'nde tercüman olarak çalışmaya başladı.
O yıl doğan oğulları Saner'e babaannesi baktı.
Bugün Nino bütün Hopa'nın gözbebeği... Harika Türkçe konuşuyor. Kimin başı dara düşse yetişiyor. Gürcü şoförlerden, turistlere kadar herkesle uğraşıyor.
Evde Türkçe konuşulsa da oğluna Gürcüce öğretiyor.
Saner renkli gözleri, açık teni ile annesinin kopyası...
Açılan bir sınır kapısından, iki komşunun yakınlaşmasından doğan ilk kuşağın meyvesi...

Nino Çeboğlu:
Ters bir bakış bile olmadı

"Doğrusu başta tatsız bir muamele görürüm diye çok korkuyordum. 10 senedir buradayım. Kesinlikle ters bir bakış bile olmadı. Çok sıcak karşılandım. Hiç zorlanmadım uyum sağlamakta... Çünkü Gürcü kültürü buranın kültürüne çok yakın... Orada babaannemle birlikte yaşıyordum, burada da kayınvalidemle bir aradayız. Çok mükemmel bir insan... Tepkilere rağmen bize kucak açtı. Çok destek oldu. O büyütüyor oğlumu...
Hopa'da 10-15 yabancı gelin var. Ukraynalı, Gürcü gelinler... Arada onlarla da görüşüyoruz. Tabii dramlar da oldu. Danışıklı evlenenler, 2 çocukla dönen gelinler oldu. Kamuoyu çoğunu yanlış tanıdı; buraya bavul ticaretine gelen kadınlar çok kültürlüdürler. En az 2 dil bilirler. Biz 4 kız kardeşiz, 4'ümüz de piyano çalıyorduk. Ama ne yazık ki devleti bitirdik. Özel teşebbüs de olmadı. Arada kaldık, her şeyimiz vardı, yoksulluğa düştük.
Tek sorun burada sosyal yaşantının zayıf olması... Elbette operayı, tiyatroyu özlüyorum, ama evde mutluyum. Fırsat buldukça Tiflis'e gidiyoruz. Hopa'dan 400 kilometre, 6 saatlik yol...
Başta endişeli olan ailem de rahatladı. Çok sık gelip gidiyorlar. Murat en sevdikleri damatları şimdi... Ailenin oğlu oldu. Bu sayede Türkiye-Gürcistan ilişkileri de ısındı, önyargılar eridi."

Aile, Olga'yı tek bir şartla kabul etti
'Müslüman olursa kabul'

Onlarınki de yıldırım aşkı...
Olga 5 yıl önce Türkiye'yi merak edip Hopa'ya tatile gelmiş.
Daha taksiden inip Papila Otel'e girerken resepsiyonda görevli 26 yaşındaki Levent Özer'i görmüş.
Tanışıp âşık olmuşlar.
Olga hukuk mezunuymuş, avukatlık stajı yapıyormuş.
Levent, lise 3'ten terk etmiş okulu...
Biri hiç Türkçe bilmiyormuş, diğeri çat pat Rusça konuşuyormuş. Gönül diliyle anlaşmışlar.
Olga dönünce 1 sene ayrı kalmışlar; dayanamamışlar.
Evlenmeye karar verince çevrenin aşırı tepkisiyle karşılaşmışlar.
Levent'in ailesi başka bir gelin düşünüyormuş. Bütün sülale vazgeçirmeye çalışmış. Ama inat etmiş Levent...
Bakmış ikna olmuyorlar, Olga'yı Basköy'e dedesinin yanına kaçırmış. Eski kuşak, gönül işine daha sıcak bakarmış.
Dede araya girmiş. Levent'in babasını arayıp kısmete mani olmamasını istemiş.
"Gelsinler" demiş baba...
Gidip el öpmüşler.
"Müslüman olursa kabul" demiş baba...
Hemen Müslüman olmuş Olga...
"Bütün sülale karşıydı, şimdi hepsi benden çok seviyor gelinlerini..." diyor Levent...
O limanda çay ocağı işletiyor. Olga evde Levent'in ailesiyle yaşıyor, çocuk büyütüyor.
2,5 yaşındaki Kenan, teniyle annesine, bakışlarıyla babasına benziyor. Açık teni dik bakışlarla "yeni kuşak Karadeniz uşağı"nın eşsiz bir örneğini simgeliyor.

Olga Özer:
'İlk başta zorlandım, sonra alıştım'

"Levent çok âşıktı bana... Gözüm hiçbir şey görmüyordu.
Ailemin hoşuna gitmedi tabii... İtiraz ettiler, ama 'Seviyorsan git dene' dediler.
Hiç endişelenmedim gelirken... Ama gelenek göreneklere alışmakta zorlandım. Âdetler, yemek, giyim, oturuş kalkış, saygı hepsi farklı burada... Dili öğrenmekte de çok zorlandım.
Başta ortam kötüydü, istediğim gibi gezip dolaşamıyordum. Artık benimsediler. Yine de çalışmıyorum, evde oğlumu büyütüyorum.
O bir melez: Tipi bana benziyor, huyu babaya..."

Milliyetçi tırmanış yok, fevri davranış var

Herkes Karadeniz'de milliyetçi patlamadan söz ediyor, ama TAYAD'lısından MHP'lisine bunu doğrulayan yok. Karadeniz'in sorunu milliyetçilik değil, işsizlik... Bir de kanına sinmiş fevrilik...


 
Trabzon'un -birçok başka şeyinin yanı sıra- iki şeyi çok meşhur: Heyelanı ve galeyanı... Heyelanın nasıl felaket getirdiğini önceki gün gördük. Galeyanın sonuçlarını bilenler de Trabzonspor, Kıbrıs Rum Kesimi takımıyla maç yapacağı zaman kaygılanıyor ister istemez...
Son dönemin gözde ismi, "Volkan"...
"Her an patlamaya hazır" bir şehrin erkeği için anlamlı bir tercih...
Fevri insanlar Karadenizliler...
"Birden harlayan" edebi tarzıyla tanınan Nihat Genç, memleketini şöyle tanımlıyor:
"Bu şehir tarihten bugüne, sebebi henüz keşfedilmemiş bir gençlik enerjisiyle mağdurdur. Şehvet dolu bir enerji... Her şeyi kudurmuşçasına yapan bir iştah... Hangi yokuşa tırmansa yamaçları söküp indirir. (..) Meydan parkında gün boyu voltalayan 3 bine yakın işsiz genç vardır. Uzun Sokak'ta bir hadise olsa bu mahşeri kalabalığın oraya toplanması 3 dakikayı geçmez." 

Linç girişimi
Geçen nisan tam da öyle oldu.
Uzun sokakta bildiri dağıtan Tutuklu Aileleri Derneği (TAYAD) mensubu gençlerin Türk bayrağı yaktığı yalanı, yerel kanalların tahriki ile 3 dakikada bütün Trabzon'a yayıldı.
Ve 3 bin işsiz genç, 3 dakikada 5 gencin başına üşüşüverdi.
Felaketle sonuçlanabilecek bir linç girişimi son anda önlendi.
Kimine göre bu, "milliyetçi tırmanış" alameti...
Kimine göre ise "Karadenizlinin geleneksel refleksi"...

Yaylada papaz avı
Rize'de yerel bir gazete "Deniz caddesinde bir papaz görüldüğünü" haber veriyor. Şehir semalarında ufo görülmüş gibi bahsediyor "hadise"den... Papaz'ın yaylaya kaçtığı tahmin ediliyormuş. Ülkücüler izini takip ediyormuş. Rize İl Müftüsü "Misyonerler garibanları seçiyor" diyerek tehlikeye karşı uyarıyor bölge halkını: "Bunlara karşı milli birlik ve bütünlüğümüzü koruyalım" diyor.

Kozmopolit yapı
Bölgede bir milli hassasiyet olduğu kesin... Bunun pek çok nedeni var. Trabzon bir zamanlar İpek Yolu'nun en hareketli limanıydı. Kozmopolit bir yapısı vardı.
Fuat Dündar, "İttihat ve Terakki'nin Müslümanları İskân Politikası (1913-1918)"nda (İletişim, 2001), 90 yıl önce Karadeniz'in etnik yapısının yeniden şekillendirilmesini belgeler. Buna göre o dönem Suriye'den sürülen Araplar, Bitlis'te isyan eden Kürtler, Rumeli'den gelen Arnavut ve Boşnak muhacirler bölgeye yerleştirilmiş, buna karşın Rus Harbi'nde yiğitçe savaşan Lazlar ile Gürcüler işgal sonrası iç bölgelere göçmek zorunda kalmıştı.
Kökleri şehrin fethine kadar uzanan bu devinim, günümüzde hâlâ sürüyor. Trabzon hem göç alıyor, hem göç veriyor. 300 bin nüfuslu şehrin 50 bininin Gümüşhaneli olduğu, buna karşın İstanbul'da Trabzon'dan çok Trabzonlu bulunduğu söyleniyor.
Ancak kozmopolit yapı çöküyor. Köyler kente akarken, kentin aydın nüfusu İstanbul'a, Ankara'ya kaçıyor. Nihat Genç'in tanımıyla "Aydın kuşak şehirden kaçtıkça sosyal kültür ağır darbe alıyor; şehir, mafyatik bir delikanlı kültürünün esiri oluyor."

Global, lokale yenik
Trabzon'un CHP'li Belediye Başkanı Volkan (!) Canalioğlu'na göre "Milliyetçi patlamanın nedeni sosyoekonomik sorunlar":
"Trabzon'un asıl derdi işsizlik... Hepimizin ailesinde bir işsiz var. Çoğu diplomalı... Kentte 25 bin işsiz olduğunu sanıyoruz" diyor.
Doğu Karadeniz'de işsiz sayısı 100 bin...
Ayrıca Trabzon terörle mücadelede 132 şehit verdi. Ve her gelen cenaze, öfkeyi büyüttü.
Bütün bunlar bölgedeki milliyetçi refleksin altyapısını oluşturuyor. 1999'da MHP, Trabzon'da 70 bin oy alarak yüzde 12 ile 1. parti olmuştu. 2003'te yüzde 8, 2004'te yüzde 11 aldı.
Kentte 20 bin öğrenci, genç bir enerji yayıyor.
"Anılar kasetçisi"nde, "Müşteri yok" diye yabancı müzik satılmazken en çok Karadenizli sanatçılar alıcı buluyor.
Akademi Kitabevi'nde ise Türkiye'nin pek çok yeri gibi Hitler'in "Kavgam"ı çok satanlar arasında yer alıyor.

Madalyonun arka yüzü
Bunları söyledikten sonra şimdi madalyonun tersine bakalım:
Rize'de birileri papaz avına çıkarken aynı sıralarda Ordu'da "kent âşığı" Enis Ayar'ın girişimi ve Vali'nin çabası ile yıllardır harabe halinde duran Yason Rum kilisesi onarılıp Kültür Merkezi haline getiriliyor. Rumlar kafileler halinde Sumela'ya gelerek hacı oluyor.
Kıbrıs Rum Kesimi'ne maça gittiğinde çoraplarına kadar aranan Trabzonspor'un yöneticileri "Biz de onları burada öyle aratacağız" derken Başkan Yardımcısı Bilgin Aygül, "Rumlardan büyük misafirperverlik gördük. Burada onları aratmayacağız" diyebiliyor.

Karadeniz gibi
Daha da ilginci, linç girişimiyle Türkiye'nin yüreğini ağzına getiren TAYAD'lı gençler bir daha Trabzon'a giremez sanılırken 3 gün sonra aynı meydanda slogan ata ata bildiri dağıtıyor. Kimse bir şey demiyor.
Bunun sırrını herkese sordum. Şu yanıtı aldım:
"Karadeniz insanı denizi gibidir. Aniden parlar, aniden söner. Fevri tepki verse de yelkenleri çabuk suya iner. Bu şehirde en büyük kavga en fazla bir gün sürer."

'Vakfıkebirli olduğumu öğrenince...'

ZEYNEP ERDUĞRUL, Trabzon'daki linç girişiminin orta yerindeki genç kız.... Vakfıkebir doğumlu... KTÜ İktisat'ta okurken tutuklanınca ilişiği kesilmiş. Türkiye'yi ayağa diken linç girişimini anlatması için "olayın geçtiği yer"e gidiyoruz. Halinde, tavrında en ufak bir tedirginlik yok.

İlk kez mi bildiri dağıttınız o gün?
Hayır, yıllardır yaptığımız eylem... Trabzon da eski Trabzon... O günkü, polis provokasyonuydu. İnsanların duyguları kullanıldı. Hareketin ivmesi yükselince önü böyle kesiliyor.

O gün bir şey olacağını hissettiniz mi?
Bekliyorduk, ama bu kadarını değil. 6 Nisan günü çıktığımda 3 sivil polis gördüm. "Ölümleri Durdurun" yazılı önlüklerimizi giydik. İnsanların baktığını fark ettim, ama önemsemedim. Uzun sokakta bildiri dağıttık, Kunduracılar'a dönünce trafik polisi "Siz PKK'lı mısınız?" diye üstümüze yürüdü. Bunun üzerine bir anda vatandaşlar saldırdı. "Pis PKK'lılar" diye tekmeliyorlardı. Aralarında tanıdıklarımız da vardı.

Polisin tavrı nasıldı?
Polis sözde bizi korumaya aldı. Ama kısıldık köşeye... Kalabalık iyice büyüyene dek bir saat beklettiler. "Onlarla ortaksınız" dedim. "Araba bekliyoruz" dediler. Bir yandan da dayak yiyoruz. Gözümdeki morluk o arada yediğim yumruktan oldu.

Polis linç ettirmek istese oradan sağ kurtulabilir miydiniz?
Amaç linç değildi. Bize iyi bir ders verip tüm muhalifleri sindirmekti. Provokasyon olur diye herkes susacak, insanlar eylemlere katılmayacaktı. Nitekim sonra telsizden "O şerefsizleri dövdürttük iyice" diye bir ses duyduk. Emniyet yetkilisi "Teşekkür ederiz, artık dağılalım" diye anons yaptı. Hapishanede önce jandarma sonra gardiyanlar döverek karşıladı.

Mahkeme ne aşamada?
Biz saldırıya uğradığımız halde "polise mukavemet ve toplumda infial yaratmaktan" 4,5 yılla yargılanıyoruz. Bizim şikâyetçi olduğumuz saldırganlar, polisler yargılanmıyor, oradan seçilen 11 kişi 2-6 ayla yargılanıyor.

Sonradan nasıl tepkiler aldınız?
Trabzon'da anket yapıp insanlara o günü soruyoruz. Çoğu bayrak yakılıyor diye duyunca gelmiş, yalan olduğunu öğrenince pişman olmuş. "Reislerimiz 'Bayrak yakıldı' diye telefon etti, bayrakları kapıp geldik, bizi çağıranlar gelmedi" diye yakınıyorlar. Bir tanesi "Orada bir kız Apo posteri açmış" dedi, "Uydurma, o kız benim" cevabı verdim. Kimse "Ben oradaydım" diyemiyor.

Sonra hayat zor olmadı mı?
Emniyet'ten çıkınca polis "Sizi hangi şehre bırakalım?" diye sordu. "Bir yere gitmiyoruz, burası bizim şehrimiz" dedik. Suçlu değiliz ki, haklıyız. Valilik, meydanda basın açıklamasını yasakladı. "Tanımıyoruz" dedik, çıktık. Polis gelmedi. Ve görüldü ki birileri provoke etmezse halk saldırmıyor.

Yani milliyetçi tepki değil miydi?
Onu yaratmaya çalışıyorlar, ama halkın öyle bir refleksi yok. O yüzden arkası gelmedi. Demokratik kamuoyu, ulusal basın tepki gösterince hatalarını fark ettiler. Şimdi ülkücüler bile "Yanlış oldu, gerçek ülkücü bunu yapmaz" diyor. Karadeniz ilginçtir: Vakfıkebirli olduğumu öğrenince ülkücüler bile "Bizim kızımız" diye sahip çıktı.

Trabzon Emniyet Md. Yrd.
'Karadenizli çabuk parlar, çabuk yatışır'

"Linç girişiminde çok daha büyük sıkıntı yaşanabilirdi, ama polis çok duyarlı hareket etti. Öyle olmasa çok daha büyük sıkıntı yaşanabilirdi. Toplum psikolojisine uygun hareket ettik. Ve bu, hadisenin tırmanmamasında etkili oldu. Nitekim 50 TAYAD'lı geçen ay mahkemeye gelip adliye önünde pankart açtı, hiç sorun olmadı. Aynı meydanda basın açıklaması yaptılar, engellemedik. Polis olarak bu tür açılımlar yaşansın istiyoruz.
Tabii olayın yatışmasında, burada Trabzon'un adının kirlenmesinin de rolü var.Bu, frenledi insanları... Saldırmadan önce düşünmeye zorladı. Olaylar kaşınmazsa Trabzon'da bir sorun yok. Karadeniz insanı duygusaldır. Çabuk heyecanlanır, anında tepki verir. Ama anlık tepkidir bu... Aniden kitlesel hale gelebilir. Organize gibi görünür o yüzden... Ama organize değildir. Çabuk da yatışır. Onun dışında ciddi asayiş problemi yok... Suç oranı da Türkiye'nin altında..."

MHP Trabzon İl Başkanı
'Elmaya kurt girmeye görsün'

Trabzon'da milliyetçi yükseliş var mı?
Hayır. Çünkü burada milliyetçilik zaten hep yüksektedir. Karadeniz örfüne, ananesine bağlıdır.

Bu hassasiyetin lince dönüşmesine ne diyorsunuz?
Milliyetçi reaksiyondu bu... Marksist bir örgüt, bölücü örgüte destek veren sloganlarla eylem yaptı. Trabzon halkı da tepkisini gösterdi.

Sağlıklı mı bu tepki?
Trabzon halkının tepkisini ölçmek istediler. Başarsalar yeni olaylar vuku bulacaktı, ama aldıkları cevap buna engel oldu.

Linci sormuştum?
Linç diye bir şey yok. Yapan 5 kişi, etraftakiler 5 bin kişi. Nasıl oldu da birinin bile burnu kanamadı? İsteseler linç ederlerdi.

Papazlar neden endişe yaratıyor?
Bu gezilerin turistik olduğu söyleniyor, ama değil. Devletin hassas birimleri de biliyor bunu...

Nedir asıl niyet?
"Buralar bizimdi" iddiasıyla Pontusçuluk yapıyorlar. Trabzon Pontus devleti 1200'den 1461'e kadar Rumların idaresinde kalmıştır. Ama Trabzon ondan önce de bir Türk şehridir. Pontus'tan kalan Rumların çoğu da göçtü. Şimdi Yunanistan, Batı'nın tahriki ile Trabzon'da bir Rum Pontus devleti hayali içinde... Gelenlerin arasında Batı için çalışan ajanlar var.

Hacca gelenleri de engellemiş olmuyor musunuz?
Trabzon'da pek çok kilise var. Turistler serbestçe gelir ziyaret eder. Ama burada sinsi siyasi amaçlar var. Trabzon halkı muhafazakârdır. Bakın sınır kapıları açılınca kuzeyden gelip bir fuhuş sektörü oluşturdular. Aileler gezemez oldu.

Muhafazakârız diyorsunuz ama bunca kadınla kim yattı?
Elmaya bir kez kurt girmeye görsün, tahribat yaratır.


Sahil yolu, koyları tarihe gömdü

Karadeniz artık Kayadeniz

Gelecek yılbaşı tamamlanması beklenen sahil yolu Karadeniz'i Karadenizliden kopardı. Lakin Karadenizli buna ses etmedi. Çünkü yolun yatırım ve iş getireceği umuluyor. Doğa, bir kez daha geçim derdine feda ediliyor

Sahilde dev kepçeler, demirden bir işgal ordusunun sarı canavarları gibi şahlanmış, kocaman ağzıyla dağdan kopardığı battal kayaları denize döküyor. Nakış gibi işli koylar, kuytuda sakin kumsallar yerle bir oluyor.
Asırlarca bir arada yaşayan Karadeniz ile Karadenizlinin arasına bir Çin Seddi döşeniyor.
Yol, insanı denizden ayırıyor.
Bu ayrılık, yoksulluktan...
Karadenizli iş istiyor. İşi, yol getiriyor. Ama yol, işi getirirken denizi götürüyor. Götürmemesi için arkadan dolaşması gerek. Buna da çok para lazım. Para için, yine yol gerek.
İşte Karadeniz'i bitiren, yoksul ülkelere özgü bu kısır döngü:
Kalkınma için doğayı feda etme yazgısı...

3 milyar dolarlık proje
Karadeniz sahilini katleden projeyi bir Karadenizli başlattı:
Rizeli Mesut Yılmaz...
Ne ilginçtir ki, bitirmek de bir Karadenizliye nasip oldu:
Rizeli Tayyip Erdoğan'a...
10 yıldır hummalı bir çalışma ile Samsun'dan Hopa'ya kadar 530 kilometre çift şeritli gidiş geliş yol yapılıyor. Bunun için deniz 10-15 tonluk kayalarla dolduruluyor, sahile viyadükler kuruluyor, tüneller kazılıyor.
Yolun maliyetinin kilometrede 5-6 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Yani toplam maliyet 3 milyar dolar civarında...
2006'da bittiğinde, bugün 6 saatte gidilen Samsun-Trabzon arası 3.5 saate inecek. Ve umulan o ki, açılan yol, bölgeye yatırım, turist ve ekonomik canlılık getirecek.

Tepki yok
Peki Karadenizli ne diyor bu işe?
Hiçbir şey!..
Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe, "Otoyol içime sinmiyor. Karadeniz'i kaybettik" derken Karadenizli susuyor.
Tek tük tepkiler var tabii... Başta ses çıkarmasa da, ilk denize girdiği sahillerin yok oluşunu gören kimi Karadenizliler eyleme kalkışmış.
En bilineni, geçen hafta kaybettiğimiz "çevre şehidi" Cihan Eren... Doğduğu Fındıklı'dan geçecek sahil yolunu durdurmak için hukuk mücadelesi başlatan avukat Eren, tam keşfin yapılacağı gün silahlı saldırıya uğramıştı. Yürütmeyi durdurma kararını öğrenemeden vefat etti.
Eynesil'de, Arhavi'de Tirebolu'da direnişler oldu.
Ordulular, daha yol inşaatı başlamadan kampanya başlattı. Yürüyüşe Vali de katıldı. Zeki Özen'in, Ordu Olay gazetesi, "Ey Türk gençliği! Birinci vazifen sana bırakılan doğal mirası korumaktır" manşetiyle çıktı. Sonunda yolun arkadan dolaşması kararlaştırıldı. Ordu, kurtarıldı. Ama diğer dantel koylar beton doldurulup sahil yok edildi.

Karadeniz göçüyor
"Denizimizi kaybettik" diyen Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu, Karadenizlinin suskunluğunu şöyle açıklıyor:
"Karadeniz insanı virajlarda gidip gelmekten bıkmıştı. Yolun yatırım getireceğine inandı. Dönüş yok artık... Günahıyla sevabıyla bitsin, ki biz de oraları yeşil alan yapalım."
Bölgenin ekonomik rakamları Başkan'ı doğruluyor...
Karadeniz, nüfus artış hızı en düşük bölge... Bu da yoğun göç alameti... Geçen nisanda, MGK da buna dikkat çekti. Son 5 yılda Batı Karadeniz'den 450 bin kişinin göç ettiğini saptayan MGK, "Karadeniz göç vermede kritik eşiği aştı. Toplumsal olayların temelinde yoksulluk var. İç göçün önlenmesi için acilen kalkınma adımları atılmalı" dedi.
Trabzon Esnaf ve Sanatkârları Odaları Birliği de her yıl artan sayıda esnafın kepenk indirip göç ettiğini bildiriyor.
Trabzon, sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında 81 il içinde 38. sırada yer alıyor. Nüfusunun yarısı hâlâ köylerde yaşıyor.
Doğu Karadeniz'de tarım dışı işsizlik oranı yüzde 16...

Hamsi bitiyor
Başkan Canalioğlu, "Trabzon'un geleceği 3 T'de... Yani tarım, turizm ve ticarette" dese de bunların üçünde de sorun var:
Tütün ekimi yıldan yıla geriliyor.
Fındık üreticisi hâlâ geçen yılki donun zararını telafiye çalışıyor.
Geçen yıllarda 50 bin tona kadar yükselen hamsi üretimi 10 bin tona kadar geriledi. 1300 balıkçı teknesi kirlilik ve yanlış avcılık nedeniyle mesleğini kaybetme noktasında...
Geçen yıl bölgeye 1 milyon turist geldi, ama otel yokluğundan kalamadı. Fuhuş için açılan otellerin kapısında "Satılık tesis" levhaları okunuyor.
Üniversiteli "Esnaf bizi kazıklıyor" diye alışveriş yapmıyor.
Dünün cıvıl cıvıl Rus pazarı bugün Çin mallarının satıldığı ölü bir çarşıya benziyor.
İşte yol, bunca yoksulluğun çaresi olarak görünüyor.
Suskunluk, bu umuttan...

Beton ormanı
Gerçi Karadeniz'de çevre duyarsızlığı yeni bir şey değil... Bölgeyi yoldan çok önce sahildeki çirkin yapılaşma bitirmiş. Dağla deniz arasına çok katlı evlerden bir beton ormanı dikilmiş.
Her kentte bunun acısını çeken birkaç çevre gönüllüsü var.
Ordu'da Enis Ayar, şehri için ağarttığı saçlarıyla 40 yıl sonra, 40 yıl önceki Ordu'ya ulaşabilmenin mücadelesini veriyor.
Artvin'in "Neşe ablası", Neşe Karahan, Doğu Karadeniz'in ladin ormanlarını tehdit eden Cerattepe bakır madenini engellemek için bir avuç gönüllüyle çırpınıyor. Ama bu çabalar, ne denizin kirlenmesini ne balığın tükenmesini ne sahillerin katledilmesini engelleyebiliyor.

Denize küs
Bir liman kenti olmasına rağmen yüzünü ormana dönmüş Karadeniz, denizine küs...
Üstünde takalar bile görünmüyor. Sahil ulaşımı sıfır... Balıkçılık can çekişiyor.
Dünyanın hangi denizi bu kadar ıssız, bu kadar yalnızdır ki...
Hırçınlığı, çırpınması ondan belki...
Nehirler de öyle...
Dünyanın en süratli akan 10 nehrinden biri kabul edilen Çoruh'a ilk gerdanlık daha yeni takıldı. Yılda 450 milyon kilovatsaat enerji üretecek Muratlı Barajı haziranda açıldı. Konakları, sokaklarıyla baraj suları altında kalan Muratlı'nın minaresi, bölgenin ilk enerji yatırımının simgesi gibi duruyor.
Karadeniz, yüzü günbegün çirkinleşen iyi bir insan gibi; içine girdikçe cazipleşiyor... Sevimsiz, ışıksız, betonlaşan kıyılardan ormana yöneldikçe, dağlara yükseldikçe, evlere girdikçe güzelleşiyor. 

'Ağlamayı bırakıp para kazanmaya bakalım'

Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şadan Eren'le kentin sorunlarını görüştük:

Ticaret çok canlıydı Karadeniz'de... Ne oldu?
- 1990'larda kapı açılınca canlandı ticaret. Bu canlılık 98'e kadar sürdü. O sayede 94 krizini bile hissetmedik. Ama 1998 Rusya ve 2001 Türkiye krizleri ile sarsıldık. 2004'te fındıktaki don, bölgeyi sıkıntıya soktu. Sırf bundan Doğu Karadeniz'in kaybı 750 trilyon lira... Bu yıl mahsul iyi ama geçen yılki zararın ancak yüzde 40'ını telafi eder.

Bavul ticareti?
- Öldü. Ruslarla ticaret resmi rakamda 100 milyon dolar görünse de 4-5 katıydı aslında... Bavul ticareti zaman içinde resmi ticarete dönüştü.

Rusya'nın domates ve sebze ithalat yasağı?
- Çok zarar verdi. 50 milyon dolarlık kayıp vardır. Oysa Rusya'ya 200 milyon dolarlık ihracatımız var buradan...

Balık?
- Eski kazanç yok. Yasaklar yüzünden misafire verecek balık bulamaz olmuştuk. Neyse ki balıkçılar küçük hesabı bıraktı artık...

İşsizlik?
- Büyük sorun. Karadeniz'de 37 bin işsiz var. Kriz sonrası arttı. İnsanlar çok tok değil ama aç da değil. Hâlâ köyünden geçiniyor çünkü...

Turizm?
- İstediğimiz seviyede değil. Bu ara İsrail'den çok turist gelmeye başladı. İran da ilgili... Trabzon-Tebriz otobüs seferleri koyacağız.

Bu sorunları nasıl aşacaksınız?
Krizde Trabzon için kısa, orta ve uzun vadeli plan yaptık. Kısa vadede sıcak para girişi için Trabzon'da kongre konferans turizmini geliştirmeyi, orta vadede burayı sağlık merkezi haline dönüştürmeyi, uzun vadede ise bir sanayi şehri haline getirmeyi planlıyoruz.

Sanayi teşvikleri?
- O sayede işsizlik azaldı biraz. Beylikdüzü'ndeki organize sanayi bölgesinde arazi tahsisine başlıyoruz. 25-30 kuruluşta 1500-2000 kişiye istihdam yaratabileceğimizi umuyoruz.

Sahil yolu?
- Denizi gömdük, bir güzelliği kaybettik, ama burası bir ticaret şehri ise yola ihtiyacımız vardı. Deniz ticareti yoksa, Trabzon-Samsun karayolu da 6 saatse Trabzon nasıl ticaret merkezi olabilirdi? Şimdi yol kısalacak, ticaret canlanacak. Ağlaşarak bir yere varamayız, para kazanıp başka tarafları güzelleştirelim.

Yeni projeler var mı?
- GAP'ı Karadeniz'e bağlama projesi var. Demiryolu da olabilir. GAP'ta üretileni, burada işleyip eski Sovyet cumhuriyetlerine satacağız. 

Nihat Özdemir:
Eleştiriler haksız değil

Nihat Özdemir hem Müteahhitler Birliği'nin eski Başkanı, hem de Karadeniz sahil yolunun 12 müteahhidinden biri... İğdere-Çayeli ve Espiye-Çarşıbaşı arasını onun şirketi yapıyor.Buna rağmen "Tepkiler yerden göğe haklı. Ama bu yola da ihtiyaç vardı" diyor.

Sahili yok etmeden yol yapmak mümkün değil miydi?
- Mümkündü tabii... İçeriden geçebilirdi. Bunun dünyada örnekleri var: Fransız Rivyerası, Nice, Cannes, St. Tropez'de yol tamamen içeriden, İtalya sahillerinde dağdan geçirilmiştir. Kılçık yollarla kentlere iner.

'Yol medeniyettir'
Karadeniz böyle yapılamaz mıydı?
- Yolu dağdan geçirip kılçık yollarla içeri bağlamak mümkündü. Ancak ormanla kaplı dik yamaçlı dağlara tünel açıp viyadük yapmak, maliyeti km başına 15-20 milyon dolara çıkarırdı. Karayolları, bu maliyet farkından dolayı sahil yolunu tercih etti. Karadeniz'in dalga yüksekliği nedeniyle yol yüksek yapılınca da ne yazık ki halkla deniz arasına set çekilmiş gibi bir intiba doğdu.

Hiç olmazsa bir kısmı kurtarılamaz mıydı?
- Tirebolu, Sarayköy gibi birkaç noktada plajlar kaybolmasın diye tünelle içerden geçildi. Ama bu, ek maliyet yüzünden fazla yapılamadı. Yol, ağırlıkla sahilden geçti.

Plajlar da kayboldu.
- Evet, ama bir teselli var: Giresun'da, Rize'de mahmuzlar konarak birçok plaj meydana getirildi. Yeni modern balıkçı barınakları yapıldı. Bundan sonra sahil yolunun çevre güzelleştirilmesi için belediyelere görev düşüyor. Yeni rekreasyon alanları yaratarak geçitler kurmak, Karadenizlinin denizle ilişkisini yeniden sağlamak lazım.

Yol ne getirecek?
- Yol medeniyettir. Ekonomi canlanacak. Gürcistan'la ticaret imkânı doğacak. Yatırım ve turizm artacak.

'Demiryolu eklenebilirdi'
Turist denize gelir, ama biz denizi yok ettik.
- Ama Karadeniz'de deniz mevsimi ancak 2 ay sürüyor. Güneyde bu, 5-6 ay... Asıl cazibe yaylalar ve tarihi alanlar... Ama bölge halkının denizden mahrum kaldığı şikâyetine hak veriyorum.

Proje sizce iyi mi?
- Yolu 2 şerit gidiş, 2 şerit geliş şeklinde yaptık. Oysa mademki bu yol yapıldı, biraz daha uzun vadeli düşünülüp 3'er şerit yapılabilirdi. Çünkü inanıyorum ki 10-15 sene sonra bu yol yetmeyecek ve deniz tarafına veya içeriye bir şerit eklenmek zorunda kalacak.
İkincisi, madem deniz seviyesinde bu yolu yaptık, çok az bir maliyeti daha göze alıp Samsun'dan Sinop'a kadar bu yolun yanına bir de demiryolu eklenebilirdi.

Neden düşünülmedi?
- Bürokrasi içindeki koordinasyon eksikliğinden... Biri Karayolları'nın sahasına giriyor, diğeri Devlet Demir Yolları'nın...

BİTERKEN

Derdi tasası, yolu yaylası, gelini kaynanası ile bir haftadır sürdürdüğümüz Karadeniz turumuz burada sona eriyor.
Dizi boyunca bana yok olan plajlarının son fotoğraflarını yollayan, "Yurtdışındayız, ama Karadenizliyiz" diye mesaj atan, Trabzon'un bir dönem Rum olsa da ezelden bir Türk şehri olduğu konusunda uyaran, ayrıca destek verip kutlayan Karadenizlilere teşekkür ederim.
Tüm sorunlarına rağmen orada gördüğüm yakınlığı, sıcaklığı hiç unutmayacağım.


0
2006-01-16 16:33:40
2005-07-31
Bayrampaşa Tutanakları: "Ölüm koridoru"
Ecevit'in Hindistan Gezisi / 3 bölüm
Galina Nâzım'ı Anlatıyor / 3 bölüm
Avustralya / 2 bölüm
Süleyman Gündüz / 2 bölüm
Küllerinden Doğan Şehir: Beyrut / 3 bölüm
Ecevit'in Mahpus Günleri
Duvarın arkasında: Kıbrıs / 3 bölüm
Ermenistan / 4 bölüm
Özal - Apo Pazarlığının İçyüzü / 3 bölüm
Çırpınan Karadeniz / 6 bölüm
Monako / 3 bölüm
5 kanlı anahtar / 3 bölüm
Adnan Menderes-Ayhan Aydan aşkı / 2 bölüm
Diyarbakır / 4 bölüm
Filleri Tepeye Taşıyan Adam- İsmail Cem/ 3 bölüm
Ecevit'in çok özel belgeleri / 6 bölüm
Yazı dizileri - Abdullah Gül yazı dizisi / 4 Bölüm
Ecevit'in arşivi / 6 bölüm
Atatürk'ün Not Defterleri / 5 bölüm
Anka Kuşu / 6 bölüm
PKK'nın iki numarasıyla 7 saat / 3 bölüm
Semra Duyar röportajı / 4 bölüm
Firavun'un ülkesinde ne oldu? / 3 bölüm
Diyarbakır Rönesansı / 4 bölüm
"Arkadaş'ın babası" / 6 Bölüm
Deniz Mektupları / 6 Bölüm
Sol Geçmişiyle Hesaplaşıyor/4 bölüm
Türkiye-Ermenistan: 12 yıl gizlenen görüşme / 3 bölüm
George Soros / 2 bölüm
Kirazlıdere Koalisyonu / 3 bölüm
Atatürk Ne Okudu? / 2 bölüm


%23Did=2730 | 2730