Bir fotoğraf...
Karlı bir dağbaşı... Yerde dizi dizi cesetler... ve koltuğunun altında koparılmış kelleler taşıyan bir "asker"...
Bu fotoğraf önceki gün Avrupa'nın tanınmış gazetelerinden European'da yayınlandı. Gazetenin iddiasına göre sözkonusu fotoğraf geçen Nisan'da Hakkari'de bir "zafer hatırası" olarak çekilmişti. European, habere koyduğu başlıkta "Türkiye, Avrupa Birliği'ne girmek istiyorsa bu türden sahnelere son vermelidir" diyordu.
Aynı günlerde Türk basınında da gözaltına alındıktan sonra ölü bulunan Evrensel muhabiri Metin Göktepe'nin otopside çekilmiş fotoğrafları yeralıyordu. 28 yaşındaki Metin'in başında ve yüzünde darbe izleri ve morluklar vardı.
Bir başka fotoğrafta, morg kapısı önünde birbirine sokulmuş aileler, cezaevinde dövülerek öldürülen oğullarını bekliyorlardı.
Ne demişti Orhan Taşanlar, Emniyet Müdürü koltuğuna oturduğu gün: "Kanunsuzluk yapanların kellesini koparmaya geldim..."
Ahmet Altan, Metin'in ölüm haberini alınca "Ateş Altında" filmini anımsamış. Bense cezaevinde öldürülen mahkumları, spor salonlarında gözaltında tutulan ailelerini ve bir çay bahçesinde cesedi bulunan gazetecileri gördükçe Costa-Gavras'ın "Kayıp"ını yeniden izler gibi oluyorum. Costa-Gavras, o filminde, Şili'de Allende'yi deviren darbede Amerikan parmağı olduğunu anlayan ve bu nedenle de Amerikalı yetkililerin bilgisi dahilinde Santiago stadyumunda Şili askerlerince kurşuna dizilen bir gazetecinin öyküsünü anlatır. Gazetecinin ailesi, oğullarının izini sürmek için Şili'ye geldiklerinde hem faşist yönetimin kendi halkını nasıl stadyumlara doldurarak eziyet ettiğini gözleriyle görürler, hem de dünyanın en güçlü ülkesi sayılan ABD'nin siyasal çıkarlar uğruna kendi vatandaşlarını bile nasıl gözden çıkarabildiğini öğrenirler...
Ne garip... yaşadıklarımız bize hep Latin Amerika'yı anımsatıyor. Hem de artık "Avrupalı" olduğumuzun ilan edilmesinin üzerinden henüz iki hafta bile geçmediği halde... demokrasiden ve insan haklarından en sık söz edildiği bir dönemde...bütün dünyanın gözleri önünde...
* * *
Kızışıyor terör...
Şiddet şiddeti doğuruyor. Eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, 32. Gün'de, konusuna son derece hakim bir devlet adamı görüntüsü çizerken Sabancı suikastı ile cezaevi direnişini ilişkilendiriyor. Devlet, cezaevlerini birer "terör yuvası" olarak görüyor. Cezaevlerinde kendi koruması altındaki insanları öldürüyor. Terör buna karşılık, imkansız gibi görünen bir suikastı tereyağından kıl çeker gibi gerçekleştirerek meydan okuyor. Sonra, öldürülen mahkumların cenazesinde fotoğraf çekmeye çalışan bir gazeteci İçişleri Bakanı'nın kekeleyerek mırıldandığı ifadeye göre gözaltına alındıktan bir süre sonra "duvardan düşerek" öldürülüyor.
Her şiddet, yeni bir şiddet eylemiyle yanıtlanarak; öfke her eylemde biraz daha katlanarak, iş, kanlı bir hesaplaşmaya dönüşüyor.
Devlet içinde bir grup, elinde tuttuğu insanları adeta rehine gibi görerek dışardaki terörün intikamını onlardan alıyor. "Devlet terörü", artık kendini gizleme gereği duymaksızın can alıyor. Henüz karakol duvarları camdan olmadığı ve büyük iş merkezlerindeki güvenlik kameraları cezaevi ve karakollarda bulunmadığı için biz devlet terörünün faillerinin kimler olduğunu, cinayeti saat kaçta işlediklerini göremiyor, bilemiyoruz. Hukuk da bulamıyor.
Hukuk susunca silah konuşuyor.
Terör kızışıyor.
* * *
Çare ne?
Aydınlanma Çağının düşünürlerinden Jean Jacques Rousseau, Fransız Devrimi'ne de ışık tutan ünlü yapıtı "Toplum Sözleşmesi"nde şu formülü önerir:
"Kavgaları önlemek için kuvvetin yerine adaletin konması gerekir. Çünkü kaba kuvvet, kavgaları önleme niteliğine sahip değildir. Kuvvete dayanılarak barış durumu kurulduğunda, onu aşan bir başka kuvvetin çıkması her zaman barış ortamını bozabilmektedir."
Rousseau, işte bu durumda insanların barışı kurabilmek için bir toplum sözleşmesi yapmalarını önerir. Bu sözleşmeyle insanlar çatışmaları önlemek üzere bir egemenin yönetimi altına girmeyi kabul ederler, ancak bir tek şartları vardır: Eskisi kadar özgür olacaklardır. Rousseau'ya göre, zor görünen bu amacı gerçekleştirmenin tek yolu o egemen gücün, yani devletin adil olmasıdır. Ancak devletin adaletinden emin olurlarsa ve özgürlüklerini feda etmek zorunda kalmazlarsa insanlar, o güce boyun eğerler.
Rousseau, Cumhuriyet fikrinin babası sayılır. Ancak felsefi dayanağını Rousseau'dan alan bizim Cumhuriyetimiz bugün o toplumsal sözleşmeyi yırtıp atmış gibi görünmektedir.
Sanırım çare, yeni bir sözleşme yapıp, devlete, gücünü uyguladığı şiddetten değil, adalet duygusundan alması gerektiğini anımsatmaktan geçiyor.
Gücün göstergesi, koparılan kelle sayısı olursa, o yarışı kimin kazanacağı hiç belli olmaz çünkü...
|