Nihayet Türk basınında bir "dünya meselesi" birinci sayfaya çıkmaya değer görüldü... Tabii bize bu ayrıcalığı tattıran ne Bosna barışı ne Fransızlar'ın nükleer denemeleri ne de Polonya'da komünistlerin zaferi oldu. Bu ayrıcalığı önce dolgun memelerini cömertçe sergileyen Liani Papandreu'ya, sonra da eşini aldatan zavallı, boynu bükük Galler Prensesi Lady Diana'ya borçluyuz. Liani'nin eski fotoğrafları ile Diana'nın eski ilişkileri ortaya serilince her iki olay da birden uluslararası önemde aile meselesine dönüştü. Atina- Londra mahreçli pembe diziler dünyanın dört bir yanında soluk soluğa izlendi. Doğrusunu isterseniz, ben bu dizilerin Atina kısmında "kız tarafı"nı, Londra bölümünde "oğlan tarafı"nı tutuyorum. Liani'nin çıplak fotoğraf çektirme hakkını sonuna kadar savunurken, asıl bu fotoğrafları yıllar sonra onun aleyhine kullanan Yunan basınını ayıplıyorum. Doğaya ve sanata düşkün Galler prensinde ise, annesinin ısrarıyla yanlış evlilik kararına imza atmış olmak dışında kusur bulmuyorum. Neyse... Bu, işin dedikodu yanı... Benim asıl üzerinde durmak istediğim konu ise işin "medyatik" kısmı...
* * *
Fransız basınında 1958 ile 1972 yılları arasında İngiliz Hanedanı ile ilgili yayımlanan haberleri inceleyen bir araştırmaya göre, bu 15 yıl içinde Kraliçe tam 92 kez hamile kalmış. Tam 142 kaza atlatmış. 9 düşük yapmış. 11 kez intihara teşebbüs etmiş. 63 kez tahtını terketmeye niyetlenmiş ve 73 kez de kocasını boşamaya kalkışmış. Liste uzayıp gidiyor. Yani Fransız basınına bakarsanız, zavallı kraliçenin hayatı ölümden beter... Üstelik bunlar "Fransız"... Siz bir de İngilizler'in haberlerini düşünün... İngiliz popüler basını için "Kraliyet haberleri"', bingolar ve benzeri promosyon kampanyalarından sonra en önemli rekabet alanıdır. O kadar ki, 1982'de Daily Mirror ve Sun gazeteleri her pazartesi sabahı birinci sayfalarını tamamen bir '"saray skandalı"na ayırmayı yayın politikası haline getirmişlerdi. Yani iş "paparazzi"liğe geldiğinde dünya basınının da bizimkilerden aşağı kalır yanı yoktur...
* * *
Ama son olayda işin rengi biraz değişikti. Çünkü bu kez "paparazzi" BBC idi ve adı, dünyada "saygınlık"la özdeşleştirilen bu köklü kuruluş, saygınlıktan hiç taviz vermeden bu işin nasıl yapılabileceğini cümle aleme gösterdi. Bir defa bütün dünya basınının peşinde koştuğu "Diana röportajı", BBC için bir "cevap hakkı" niteliğindeydi. Çünkü, Prens Charles 1994'te bir televizyon röportajında eşini aldattığını itiraf etmişti. O halde aynı şans Diana'ya da tanınmalıydı. Tanındı. İngiliz basınına bakılırsa, sarayın bu söyleşiden haberi vardı. Ancak Kraliçe, yayını engelleme girişiminde bulunmadı. Protestosunu o gece "Panorama" programını izlemeyerek gösterdi. Ne asalet..! BBC'ye gelince... Maço yayıncıların tabiriyle "pek dişi" olan (yani ballardırmaya pek müsait) bir konuyu, öylesine ağırbaşlı ve dozunda işlediler ki Diana röportajı yıllarca ders olarak okutulabilecek bir yayıncılık başarısına dönüştü. Röportajın perde arkasında yaşananlar ise yayıncılar açısından daha da önemli derslerle dolu... Sonradan öğrenildiğine göre Panorama'nın yapımcıları,bir müdahale olasılığından korkarak, Di röportajını BBC Yönetim Kurulu'na bildirmemişler. Durumu genel müdür biliyormuş. O da son ana kadar kurula haber vermemiş. Oysa yönetim kurulu, kamu adına BBC'nin yayınlarını denetlemekle görevli organ... Daha önce IRA ile ilgili bir yayını durdurmuşlar ve BBC'nin tarihinde ilk kez greve gitmesine neden olmuşlardı. Şimdi özellikle muhafazakar İngiliz basını, bu skandalın BBC'nin itibarına büyük gölge düşürdüğünü ve kamunun vergileriyle yayın yapan bir kurumun kamu haklarına zarar verdiğini yazıyor. Ne ilginç..! Aynı hafta Yunanistan'da da Papandreu'nun eşi Liani, basında çıkan çıplak fotoğraflarına yanıt için devlet televizyonunu kullanıyor ve orada da bazı Yunan vatandaşlar "Bir devlet büyüğünün eşinin kendisini aklamak için kamu televizyonunu kullanamayacağı" gerekçesiyle TV yöneticileri aleyhine mahkemeye başvuruyordu. Bunları izledikçe, bu duyarlılık noktasına ne kadar uzak olduğumuzu düşünmeden edemiyorum. Türkiye'de Osmanlı hanedanı sürseydi, bugün sultana rağmen, Sultan aleyhine yayın yapılabilir miydi dersiniz? Peki sultanın televizyonunda, gizliden gizliye o yayını hazırlayanların sonu ne olurdu? Sultanın halkından "Bu televizyon bizim vergilerimizle işliyor, prenses bile olsa kimse orayı kendi çıkarları için kullanamaz" diyen birileri çıkabilir miydi? "Asalet", "krallık" gibi unvanlar yavaş yavaş gerçek anlamlarına kavuşuyor. Nasıl çok gol atmak artık bir oto kaçakçısını "kral"lıkta tutmaya yetmiyorsa, kendi gücünü, başkalarını susturmak için kullananlar da "asil" olamıyor. Çünkü asalet gücünü adaletten alıyor.
|
 |
|
|
|
 |
|