Günlerden bir gün Türk televizyon seyircisi "Cesur ve Güzel" dizisi ile adil ve demokratik bir televizyon düzeni arasında tercih yapmak zorunda kalsa, ne yönde oy verirdi acaba?... Mesela şöyle bir soru: "Televizyonda tekelleşme önlenecek, ama siz buna karşılık en sevdiğiniz pembe diziden olacaksınız. Ne dersiniz?" Korkarım, insanlar bu tür seçimde pembe dizileri, pembe vaadlere tercih ederlerdi. Çünkü "Adalet ve Demokrasi" henüz toplumda bir bağımlılık yaratmadı... "Cesur ve Güzel" öyle mi ya?... İtalya'daki son referandum, bu bağımlılık ilişkisinin toplumun siyasal ve kültürel geleceğini nasıl etkileyebileceğini olanca açıklığıyla ortaya koydu. Türkiye fazla ilgilenmedi, ama italya'da yaşananlar, kapımızdaki bir tehlikenin provası niteliğindeydi. Galiba olup bitenin ne kadar önemli olduğunu anlatabilmenin en iyi yolu, Nilgün Cerrahoğlu'nun yöntemini kullanıp, yaşananlara Türkiye gözlükleriyle bakmak... Belki o zaman, hiç olmazsa bir "Vay canına" tepkisi alabiliriz.
* * *
Farzediniz ki, ülkemizin en büyük medya patronlarından biri politikaya soyunmaya karar vermiştir. Ülkenin yayıncılık sektörünün önemli bir kısmının yanısıra, üç büyük televizyon kanalını da elinde tutan bu "Medya devi", günün birinde sağı birleştirmeyi kafasına koyuyor ve sağcı bir partinin başına geçip, seçime hazırlanıyor. Tabii elinde tuttuğu bütün gazeteler ve televizyon kanalları, patronlarına büyük destek veriyorlar. Her gün gazete sütunları ve TV ekranları, "İşte Türkiye'yi kurtaracak adam" diye yayın yapıyor. Ve bu destekle üç ay içinde basın kralımız ülkenin Başbakanı oluyor. İşte İtalya'da Berlusconi, böyle iktidar oldu. Sonra da biliyorsunuz, "Temiz Eller Operasyonu"nda başı derde girince geçen yıl sonunda istifa etti. Derken, İtalya, televizyonun etkisi altındaki bu "uzaktan kumandalı demokrasi"nin zararını görüp, "basında tekelleşme"yi tartışmaya açtı. Bir kişinin birden fazla kanal sahibi olabilmesinin demokrasiye ve çok sesliliğe zarar verdiği konuşulur oldu. Sonunda bu konudaki karar halka bırakıldı ve önceki Pazar bir referandum yapılarak halka soruldu: "Bir kişi birden fazla TV kanalına sahip olabilsin mi? Devlet kanalı RAl özelleştirilsin mi? TV'ler filmleri bölerek araya reklam alabilsinler mi?" Halkın vereceği oy, Berlusconi için "yaşam ya da ölüm" demekti. Ve işte "sihirli kutu" orada bir kez daha devreye girdi. Berlusconi, sahibi olduğu televizyonların bütün ağır toplarını kavgaya sürdü. Tam bir ay boyunca patronun 3 kanalı birden günün 24 saati kampanya açıp, "Vatandaş, 'hayır de" diye propaganda yaptılar. Şimdi düşünün, -olmaz ya- diyelim ki ülkemizde bir "Medya İmparatoru"nun yeni bir kanalı satın alması halkoyuna soruluyor ve referandum öncesi ekranda Ali Kırca'sından Levent Kırca'sına, Mehmet Ali Birand'ından Uğur Dündar'ına kadar ne kadar star varsa ekrana çıkıp, kamuoyu önünde bu satışı savunuyor. Siz olsanız etkilenmez miydiniz? Dahası da var: Bizim imparator, referandumu kaybederse neler olacağını da anlatıyor. Önce tek kanallı TRT günlerinin görüntüleri ekrana getiriliyor. Seyirci resmi televizyonun sıkıcı siyah-beyaz dünyasının anılarıyla ürkütülüyor; ardından, arabeski, dansözü, pembe dizisi, kırmızı noktaları, reality showları, tartışma programlarıyla günümüz televizyonlarının "nimetleri" sergileniyor. Ve ardından kamuoyuna dönüp gözkırpılıyor: "Seçim sizin... istediğinizi seçin..." Oysa oylanan şey "Ülkenin 12 Eylül öncesine, yani TRT düzenine geri dönmesi" değil... Oylamadan amaç; "Tekelleşme olmasın. Bir sermayedar, ülkenin bütün iletişim düzenini elinde tutmasın. Değişik grup ve toplulukların da medyada kendini ifade etme şansı olsun. Kimse, elindeki iletişim ağını kişisel çıkarı için kullanmasın". Ama elinizde televizyonunuz yoksa, sesinizi nereden duyurabilirsiniz? Berlusconi de son referandumda bu silahı sonuna kadar kullandı. Hatta, bizim çok aşina olduğumuz, "12 Eylül öncesine döneriz haaa" öcüsünün yanısıra, yine meşhur öcülerimizden "Vatan elden gider. Ona göre"yi de kullandı: "Ben devredersem, yabancılar gelir alır. Ülke sömürgeye döner" dedi. Ekrandakiler, hep birden kafa salladılar. Şirket çalışanları da "Bizi ekmeğimizden etmeyin" diyen pankartlarla yollara döküldüler. Sonuç: İtalyanlar yüzde 58'le "Berlusconi" dediler. Yani... "Cesur ve Güzel"i seyredemeyeceksem, adil ve demokratik bir televizyonu da istemiyorum..." Şimdi Berlusconi, bu referandumdan aldığı güç ve televizyonlarının desteğiyle ülkeyi erken seçime zorluyor. Sihirli kutudan estirilen "Yalan Rüzgarları" gözleri boyuyor. Medyanın iplerini elinde tutanlar, sınırsız bir güce kavuşuyor. "Medya demokrasisi" belki de ilk siyasal diktatörünü yaratıyor. Televizyon iktidar oluyor.
* * *
Türkiye tam da medyada yayın izni, frekans dağılımı, anti-tekel gibi konuları tartışırken İtalya'da yaşananlar hepimizi çok yakından ilgilendiriyor. Sihirli kutununun ister başında, ister içinde, ister karşısında olalım hep birlikte bu işe hem "Cesur ve Güzel", hem "Adil ve demokratik" bir yol bulmamız gerekiyor. Henüz vakit varken. ... ve "fareli köyün kavalcısı" hepimizi peşine takıp götürmeden...
|