| |
Cumhuriyet Kitap - Gamze Akdemir,
Can Dündar ve Nebil Özgentürk’le “İLK DURAK” üzerine...
İETT’ nin şöhretler karması
Hayat denilen kavgada yolu İETT'den geçenler sözün konusu... İETT'yi İETT yapanlar... Nebil Özgentürk-Can Dündar imzalı belgesel kitabın başlığı da buna işaret ediyor; "İlk Durak-İstanbul'un entelektüel tarihinden tanıklıklar" (Alfa Yayınları). Her şeyden önce bu çalışmada kurumsal bir tarih anlatılmıyor. İETT'nin parlak dönemleri, eğik dönemleri anlatılmıyor. İlk kez bir kurum kendini evvel zamandaki çalışanlarıyla tanımlıyor. Öyle çalışanlar ki yazı yazan, kitap okuyan, komünist, tiyatrocu, sinemacı, meclis başkanı, başbakan... Her şey, dönemin İETT Genel Müdürü Rıdvan Aslan'ın bir sabah uyanıp da Nebil Özgentürk ve Can Dündar'a İETT'nin şöhretler karmasını içeren bir belgesel hazırlamalarını önermesiyle başlamış, İstanbul'un geçmiş yıllarında çalışma ortamları, eski İstanbul'un akşamları, dost sofraları, şu anda hayatımızı etkileyen sanat, siyaset, bilim insanlarının İETT koridorlarındaki, o çatı altındaki gençlik yılları nasıldı? Sorusunun dolu dolu yanıtlarını içeriyor kitap. 50'lerin sonu... Bebek-Arnavutköy güzergahındaki sokak lambalarının durumunu kontrolle görevli elektrik dairesi'nde memur bir adam, tabana gayret az yürümedi başı yukarda. Bir lambanın düzenli olarak kırılmasının müsebbibinin altında öpüşen aşıklar olduğunu anladığında bıyık altından gülümseyen, kendi aşkını anımsayan ama rapor etmeye de mecbur olan bu adamın yüreğini kim tartışabilirdi? Öyle ki bir, üç, beş derken habire tamir olunan lambanın bu nedenle âşıklarını yitirmesinden duyduğu hüzünle eline bir taş alıp onların adına lambayı kırıveren de odur. Elektrik dairesinde memur bu adam Tuncel Kurtiz'dir. Onun gibi bir kontrol memuru olan bir isim daha var ki sonradan avukat olmuş, partiler açıp partiler kapatmış, meclis başkanlığı yapmıştır. Nasıl unutsundu Ferruh Bozbeyli o yıllarını. Hele o buruk bir gülümsemeyle anımsadığı dayak yeme olayını. Meğer millet sanırmış ki karılarını, kızlarını röntgenliyor, oysa adam sokak başlarında durup lambaları kontrol ediyor yani işini yapıyor, haberleri yok. Ya "Anadolu'yu köy köy dolaştım belki ama İstanbul'u da ev ev hatta mutfak mutfak bilirim" diyen, içinden kurşun geçmiş tek gözü ve bir dolu umutla Adana'dan göçmüş, hey gidinin Çukurovalısı, edebiyatın çınarı, yağız, insan mı insan, havagazı memuru delikanlı Yaşar Kemal, ya o. Tüm bu yaşanmışlıklarda İETT bir vesile, bir aracı, bir hareket noktası. Yaşar Kemal'in 50'lerde gaz kontrolü görevi gereği ev ev gezme halini, o evlerden birinde kapıyı çok geç açtığı için küfür savurduğu ama kapı açılınca karşısında kolu bacağı olmayan bir adam buluncaki ruh halini, duygusallığını, insanlığını, kalbini, çocukluğunu okuduğunuz zaman işte bu Yaşar Kemal diyorsunuz. İnce Memed'e varıyorsunuz, oradan Deniz Küstü'ye varıyorsunuz. Ülkenin en büyük yazarını yeniden keşfediyorsunuz. "Bize anlat abi, 55 yıl önceye gider misin" dediklerinde coşkuyla anlatmaya başlamış Yaşar Kemal. Eski İstanbul'u anlatmış. Eski İstanbul'daki korkularını, coşkularını anlatmış. Aynı şekilde Türkiye Komünist Parti'nin komite üyelerinden biri olan Rasih Nuri İleri'nin İETT'de çalışırken bile bir komünist olduğu için nasıl çelişkiler yaşadığını, nasıl belki küçük baskılara uğradığını da anlıyoruz satırlarda. Ve Necdet Mahfi Ayral'ın tiyatroyu ömürlerce yapabilmesinin habercisi ilk nabız atışlarını duyumsuyoruz, gencecikken o masalarına zıplayıp tiradlar döktürdüğü, taklitler yaptığı, İETT yıllarında. Devam edelim, Cizre emiri Bedirhan Bey'in torunu. Dışişleri eski bakanlarından Emre Gönensay'ın teyzesi Leyla Çınar, büro memuru. Şair Edip Cansever ve mimar Turgut Cansever'in babası, Hasan Ferit Cansever, doktor. Yazar Peyami Safa’nın hem ağabeyi hem de edebiyatına ilişkin yol göstereni İlhami Safa, basın bürosu memuru. Yazar Peride Celal de öyle. Ve Peride Celal'in kurumda yakın dostluk etmek imkanı bulduğu, Nazım Hikmet'in şiirlerinin kahramanı, oğlu Memed'in de annesi Münevver Andaç, genel müdürlük kalemi memurlarından. Gaz İdaresi'nin fabrikasında gaz tahlillerini ölçen Rasih Nuri İleri'nin vardiya arkadaşı da Hıfzı Topuz. Ünlü felsefe sözlüğü yazarı, radyo programcısı, oyun yazarı, şair, felsefeci, hukukçu Orhan Hançerlioğlu, çeyrek asra yakın İETT'nin çeşitli kademelerinde ama özellikle de Hukuk İşleri Dairesi'nde üst düzey yöneticilik yapar. Şimdinin Şişli belediye başkanı Mustafa Sarıgül'ün de iş yolculuğunun ilk durağı İETT'dir. Kurumdaki görevi tahsilat memurluğudur. Recep Tayyip Erdoğan... başbakan. ..o da eski İETT'li. Zamanında İETT Altıntepe daire müdürlüğü temizlik kadrosunun vasıfsız işçisi. Aynı zamanda kantinde de görevli. Sicil numarası 27706. Ayrıca İETT sporun krampon dayanmayan futbolcusu. Erdoğan'ın göreve başladığı tarih 24 Temmuz 1974. 1978’de takımının 1. amatör lig şampiyonu olmasını sağlıyor. 7 yıl boyunca takım kaptanlığı yapıyor. Takım arkadaşları onun saçına ve kıyafetine aşırı özen gösterdiğini, saçları bozulmasın diye kafa toplarına çıkmadığını, toplara ya allah ya bismillah diye vurduğunu, maaş alamadıkları bir bayram öncesi soyunma odasında takımı teselli olarak makber okuduğunu anlatıyor. Belgesel, mevzu İETT çalışanlarını çok mutlu etmiş. Tuncel Kurtiz setlerinden aramış, Yaşar Kemal gördüğünde ne kadar hoş demiş. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın o yılları anlatmayı sevdiğini fark etmişler. Nereden nereye geldim duygusuyla o yılları anlatmak, çalışmaya konu herkesi mutlu etmiş. Coşkulu öykülerinin yanı sıra hüzünlü öykülerinin de anlatıldığı, gülümsedikleri, kimi tatlı tatlı hayıflandıkları, mutlu oldukları anlara tam bir tanıklık olmuş İETT belgeseli. Ayrıntısını biz sorduk Nebil Özgentürk ve Can Dündar yanıtladı. Ekip nasıl buluştu? Bir ekip İstanbul'da, bir ekip Ankara'da dolayısıyla koordinasyonu nasıl sağladınız? Nebil Özgentürk - Tüm bu çalışma benzer duyguları taşıyan, benzer hikâyeleri seven iki insanın ve iki ekibin sinerjisinden keyifle çıktı. Çok mutlu olduk bu işin sonunda. Can ile birbirimize inancımız var. Büyük bir rekabet, kıskançlık olmaz aramızda. Ama şunu sormak gerekiyor bütün belgeseller iki kişi tarafından yapılmalı mıdır? Hayır. Bu da insanın biraz özgüvenini kısıtlayan bir şey açıkçası. Sonuçta iki ayrı insanız, iki ayrı kalemiz. O yüzden her sefer olabilecek bir şey değil ama ben her zaman Can Dündar ile çalışmanın keyfini söylerim. Onunla ortak bir çalışma yapmak bana onur verdi. Ayrıca ortak belgesel diye bir akım başlamak zorunda da değil. Can Dündar - Aslına bakarsanız bizim bir dostluğumuz var nicedir ama birlikte bîr şey yapmak imkanımız olamamıştı. Birçok şeyde paslaşırız, haberleşiriz, belgeselciler arasında öyle bir hukuk vardır. Herkes yaptığını haber verir, bîr güç birliği vardır. Bu sefer İETT özellikle böyle bir şey talep edince bizim de hoşumuza gitti. Hem birlikte çalışma imkanı hem de böyle güzel bir proje söz konusu olunca hadi kuvvetleri birleştirelim dedik ve kolları sıvadık. Duygular arasında Keşfe çıkılan dünyalar karşısında çoğu zaman şaşkınlığa düşmek belgeselcilerin aşina olduğu bir duygu kuskusuz. İETT ile ilgili çalışmada ne gibi sürprizlerle karşılaştınız? Özgentürk - Geçmişe, tarihe dayalı bir belgesel yapıyorsanız her defasında bir doktora öğrencisi gibi ders çalışıyorsunuz, araştırma yapıyorsunuz. Duyguların arasında dolaşıyorsunuz. Yaşar Kemal'in onlarca kitabını okumuş, en sevdiği dost gruplarında yer almış bir adamım, onu iyi tanıdığımı düşünürdüm. Oysa ona kitap, bu belgesel için mikrofon uzattığımızda da bilmediğim birçok şey öğrendik hem Yaşar Kemal'e dair, hem İstanbul'a dair. Belgeselin en mutluluk veren tarafı dağarcığınıza, belleğinize olağanüstü keyifli bilgiler sunmasıdır. Yepyeni dünyaların kapılarını açmasıdır. O insanların içindeki, o kalbindeki madenden cevherler çıkmasına vesile olmak olağanüstü bir duygu şimdi. Tuncel Kurtiz hayatında kimseye anlatmamıştır burada anlattığı ayrıntıları, çünkü gerek duymamıştır ama belgesel ona bu imkanı sağladı. 20 yaşındayken İETT'de çalışırken, üniversite öğrencisiyken ne oldu diye sorduk. O da bugüne kadar kendisine tiyatro sorulmuş, sinema sorulmuş, Avrupa sorulmuş ilk defa böyle bir soru sorulduğu için muhteşem bir İstanbul portresi çıkarıyor. Yollarda sokak lambalarını kontrol ederken hangi şiirleri okurmuş onu anlatıyor. Onu oraya yerleştiren, İETT'nin genel müdürlüğünü, genel danışmanlığını yapmış hem de felsefe sözlüğü yazan biri olarak da olağanüstü değerli bir kişilik olan Orhan Hançerlioğlu ile ilgili yepyeni anılar anlatıyor, ona ilişkin müthiş bilgiler veriyor sana. Birdenbire bir labirentin içinde dolaşıyorsun, domino taşları gibi herkes birbirine değiyor, anılar, genç portreler çizilmeye başlıyor. Tuncel Kurtiz'den Memduh Ün'e oradan Necdet Mahfi Ayral'a geçiyorsun. Oradan hareket ediyorsun Recep Tayyip Erdoğan'a da geçiyorsun. Ondaki şimdi başbakan olmasının belirtilerini görüyorsun, girişkenliğini filan. Burada Nâzım'ın karısı çalışmış. Hıfzı Topuz çalışmış. Münevver'in beş yıllık çevirmenlik yıllarından Nâzım'a ulaşabiliriz, oradan Peride Celal'in genç bir kadın edebiyatçı olarak illa da İstanbul'u nasıl gözlemlediğinden bir anektod anlatabiliriz dedik. Dündar - İşin kendisi çok şaşırtıcıydı. Bu kadar ismi bir arada görmek... Açıkçası her şey benim için sürprizdi. Yola koyulduğumuzda hiçbirini bilmiyordum ben bunların. Tanıdığım insanların ilk gençlik yıllarıydı, bilmediğimiz çağlarıydı onun için hepsi sürpriz oldu. Bu arada bir kurum içinde doğru dürüst bir arşivi bulmak da apayrı bir sürprizdi. Özgentürk -kaldı ki İETT arşivi daha da olağanüstü olabilirdi. İETT arşivi tabii ki çok derbeder olur bu ülkenin pek çok kurumunun arşivi gibi, bizim 80'lere 90'lara kadar bu konuda bir refleksimiz oluşmamış. Türkiye tarihi arşiviyle ilgili pek çok dokümanları, fotoğrafları hala BBC'den alıyoruz, yine de şanslıydık gerçekten 137 yıllık kurumun arşivinde Nâzım'ın eşi Münevver'in dilekçesi duruyor. Yaşar Kemal ile ilgili bir fotoğraf, Tuncel Kurtiz ile ilgili bir işe başvuru dilekçesi, 60'lı yılardaki kadın biletçilerin fotoğrafları duruyor. Bu daha çok olabilirdi, yine tarumar edilmiş, yağmalanmış, atılmış. TRT'deki 70'li yıllardaki Orhan Kemal görüntüleri üzerine yurttan sesler korosu kaydedildiğini çok kimse bilmez. Dramdır bu. Belgeselcilere bunları söylediğinizde bin ah işitirsiniz. Kültürel getto... Dündar - Üçüncüsü öyle korunan bir arşivden bir belgesel yaptırmak isteyen bir kurum başlı başına bir sürpriz. Bütün o korunan arşivin içinde bu kadar tanınan, bu kadar önemli ismi bulmak da öyle. Dolayısıyla bütün bunlardan çok etkilendim. İETT birçok insanın gençliğine damgasını vurmuş. Burası bir tür kültürel getto olmuş yani bir dönem insanlar için bir sığınak olmuş, bir şekilde orada saklanmışlar. Çünkü para kazanmaları lazım ama hepsi de yaratıcı insanlar ve öyle disipline gelecek insanlar değiller. Sıkılmamışlar İETT'de.. Dündar - Hiç sıkılmamışlar. Sonuçta öğrenci işi bir şey yapılıyor orada, günün belli bir saatinde, mesai olmadan gidip oralarda bir işi bitirmek zorundasın. Masabaşı işi değil, işte gezerek sokak lambalarım kontrol ediyorsun ya da sayaçları yazıyorsun. Hem gezi, hem de insan tanıma var. Yaşar Kemal ev ev dolaşıyor... Dündar - Bütün bu mazi kaç tiyatro eserinin içine sığmıştır, kaç romanın içine sığmıştır. Oradaki bir portreyi biz belki bir film kahramanı olarak bugün izliyoruz, bir roman kahramanı olarak okuyoruz. Belki Yaşar Kemal'in bile haberi yok bundan ama bilinçaltında izdüşümleri duruyor ve bugün edebiyatta, tiyatroda, politikada karşımıza çıkıyor belki de bütün bunlar. Özgentürk - 25 minik portre yaptık aslında, bu insanların öykülerini anlattık. Çalıştıkları dönemdeki İstanbul'u, edebiyat ya da bilim âlemini, ya da sabah akşam oradaki gaz ayarına bakmakla görevli Hıfzı Topuz'un boş zamanlarında ne yaptığını, böylece 21 yaşındaki bir Hıfzı Topuz'un sonraki yıllarda çıkartacağı kitapların habercisi olup olmadığını anlamaya çalıştık. Çünkü diyordu ki "10 saat boyunca tembel tembel oturuyordum sadece işim düğmeyi indirip çıkartmaktı. Ben de ne yapacağım, önüme gelen bütün kitapları da okuyordum." Bu kısacık cümle bile gencecik bir insana bak kitap oku duygusu verebiliyorsa, biz de bunu anlatabiliyorsak ne güzel. Bu adam Eski Dostlar'ı ya da osmanlı kitapları yazabiliyorsa bu kitapları boşuna yazmadı, o İETT yıllarında, gençlik yıllarında okuduğu kitapların sonucudur demek istiyoruz. Yaşar Abi insanlar üzerine bu kadar iyi gözlemler yapabiliyorsa, dediğimiz gibi bir insan yüzünü romanında altı sayfa anlatabiliyorsa, belki İETT'deki görevi gereği onlarca kapıyı çalmasındandır diyoruz, demeye çalışıyoruz. Buna çalıştık biz. Her şeyden önce bu çalışmada kurumsal bir tarihi anlatmadık. O koridorlarda neler yaşanmış, o sarı yaprakların, dosyaların arasında neler var, bunlara odaklandık. Çok şaşırtan dilekçelere, bilgilere ulaştık. Nâzım'ın hayat arkadaşı Münevver'in 1940'larda yaşanmış duygularına uzandık. Her insan diğerine değdikçe türlü türlü insan hikâyelerine ulaştık. Bizim heyecan duyduğumuz şey de o, bu bir insan kitabı. O yüzden İETT adı yok burada, tanıklıklar diyoruz. İETT çatısında dinciler, sağcılar, solcular, köylüsü, kentlisi bir potada.. Dündar - Şaşırtıcı değil mi? Birbirlerini, farklılıklarını birer zenginlik olarak görüyorlar. Birkaçı beni çok cezbetti. Bir tanesi kültürel bir gökkuşağının kuyruğuna takılmış gibiydik. Bir kurumun içinde, isterseniz onu bir şehrin içinde diye düşünün gerçekten çok farklı kültürlerden, çok farklı renklerden insanlar bir aradaydı. Bugün dönüp baktığımızda bu renkleri görmüyoruz. Tuvalimiz müthiş bir şekilde renklerini kaybetmiş durumda. giderek de kaybediyor yani siyah beyaza gider gibiyiz. Bir baktığınızda Yaşar Kemal'den Recep Tayyip Erdoğan'a kadar ki bütün o faydaki renklere bütün o insanlar, birincisi kendi görüşleriyle varlar yani taviz vererek ya da kendini gizleyerek değil. İşte birisi orada çekmecesindeki komünist manifestoyu okuyor öbürü namazını kılıp geliyor filan yani bütün bunları hazmeden bir kurum, bir yapı var ortada, ikincisi birbirlerine de tahammüllüler ortada kan revan bir kavga dövüş de görmüyoruz. Dolayısıyla bugünle kıyasladığımda en büyük farklılığını burada gördüm yani bugün böyle bîr kurumumuz yok, İETT gibi bir yer yok. Günümüzdeki İETT... Bugün İETT öyle mi? Dündar - Hayır değil. Türkiye çok renklerini kaybetti. Bunu görmek aslında çok yeni bir şey değil aslında ama bu kurum bazında özellikle Türkiye bir daha böyle bir kadroyu bir arada görür mü yani o zamanda bunların öyle insanlar olacağı belli değildi ama şey o kadar belli ki öyle bir kurumun içinde, bu kadar hoşgörüyle böyle bir ortam yarattıktan sonra bir şeyler yeşeriyor demek ki ya da insanlar ışığa gelir gibi orada toplanıyorlar. Bugün böyle bir şeye çok ihtiyaç var bence. Burada kötü bir duygu almadık hiçbirinden. Hepsi gayet birbirinden hoşnut, bir arada olmanın keyfîni çıkarır durumdalardı. Bir de şey yok yani değişim deyince şimdi hiçbir kamu kuruluşunun odasından bir tirad sesi duyamazsınız. Toplumsal değişimi de burada gözlüyoruz. Baktığınız zaman tek tek bireylerin hikayesi değil. Ermeni, Rum taklidi yapıyor mesela şimdi kürt taklidi yapılıyor mesela. Biz burada toplumun da nasıl dönüştüğünü tartma olanağını buluyoruz. Siyasal anlamda bakarsak bu "gençler" görüş ve duruşlarına İETT dönemlerinde varmaya başlıyorlar diyebilir miyiz? Özgentürk - İETT bunlara siyasi yön veriyor diyemeyiz. Ama özgür olma imkanı sağlıyor kurum. İETT de çalışan bir adam bir siyasi eğilim gösteriyorsa İETT buna engel olmuyor. Ama kurum "sonraki yıllarda" yavaş yavaş partizanlaşıyor. 70'lerde partizanca atamalar, kadrolaşma yaşanıyor, kadrolar şişiyor. Dündar - Orada artık İETT'nin biraz büyüsü bozuluyor. Özgentürk - Türkiye'de en çok çatışmanın, ayrık dünyaların başladığı yıllardır 70'ler. Dikkat ederseniz kitapta 80 sonrası dönem, öyküsü, kişisi yok. Biz 80'e kadarki İETT'yi anlatıyoruz ki tesadüfen böyle. Neden? Özgentürk - Yok çünkü. İETT'den sonraki yıllarda karşımıza öykülerini anlatabileceğimiz, öne çıkan bir isim çıkmıyor. Yani Hıfzı Topuz gibi bir isim çıkmıyor. Murathan Mungan diyelim 87'de İETT'ye girmiş olsa anlatırdık. Bizim için baz oydu, edebiyatçı olması, bilim insanı olması, biraz siyasetçi olması. Böyle insanlar yok. Recep Tayyip Erdoğan en son 12 Eylül'de çalışmış. Mustafa Sarıgül biraz ona yakın. Biz zaten 30 ile 80 arasında İETT'nin entelektüel kimliğini öne çıkarmaya çalıştık. O insanların hatta dönemin İETT aracılığıyla tarihe düştüğü bir not belki de.. Dündar - Bu çok açık evet. Yetiştiren, büyüten, yetenekleri ortaya çıkaran bir dönem o. Bugün acaba benzer bir ortam üniversite gençlerine dense ki bakın geleceksiniz ve günde üç saat dolaşacaksınız ev ev ve karşılığında siz karnınızı doyuracak ve ev kiranızı ödeyecek bir para edineceksiniz. Belki gene öyle bir şey olur. Yani bugün o kültürel çeşitlilik, o renklilik, bu fırsat verilse belki gene yeşerir.
Günahlarıyla sevaplarıyla... Dündar - Aynen öyle. Kavgası, dövüşü, edebiyatı, sanatıyla ama bal almayı bilen arılar onu oradan almışlar ve bize çok güzel petekler bırakmışlar. Onlarca söyleşi vermiş, konuşma yapmış, ödüller almış, yapıtlar üretmiş, başarılar kazanmış bu insanlarla geçmişi konuşmak nasıldı? Özgentürk - Gittiğimiz kime İETT dediysek kapıyı hemen açtılar ve büyük bir heyecanla anlatmaya başladılar. Belki sonraki romancılık ya da politika yıllarını anlatsalar o kadar heyecanla anlatmayacaklar. İETT çoğu için maratonun başlangıcı. Son Durak... Bir anlamda rüştlerini ilk ispatladıkları yer de öyle değil mi? Dündar - Tabii tabii. İnsanlar nasıl ilk kazandığı parayı çerçeveletip asarsa burada da öyle bir durum var. Burası onlara, en güzel lafı siz söylediniz, burs vermiş. Bir şekilde hadi oğlum yürü ayaklarının üzerinde demiş ve onlar da yürümüşler. Dolayısıyla o ilk durak esprisi oradan çıkıyor. O ilk duraktan bindiği otobüs şimdi son durağa gelmiş belki ama bindiği yeri unutmuyor onun için belki tekrardan ilk durağa döndüler bu belgeselle ve büyük heyecan yaşadılar, biz de öyle. Geçmişlerinden bu ipuçları bugünlerini ne kadar karşılıyor sizce bir sağlama yaparsak? O zamanlar hayat henüz o kadar kuşatamamış. Özgentürk - Tuncel Kurtiz'in dediği gibi o aşıklara izin verme hali, ancak bir aktör sıcaklığıdır, ancak insani bir sıcaklıktır. 80 yaşına merdiven dayayan Tuncel Kurtiz yine böye görkemli bir yüreğe sahiptir bana göre. Yaşar Kemal kolsuz bacaksız bir adamı şimdi görse yine üzülür, insanın yüreği belli oluyor. Recep Tayyip Erdoğan hakkında Can kitapta ve belgeselde çok güzel benzetmeler yaptı. Orada mesela Erdoğan'ın şu anda da çok konuşulan, bilinen ve biraz fütursuz halleri, burnundan kıl aldırmaz halleri o zaman da varmış. Necdet Mahfi Ayral'ın o hep böyle bitirim, o hep tiyatrocu haline, ruhuna ölümünden bir hafta öncesine kadar ben de tanığım. Nasıl ki 20 yaşındayken İETT koridorlarını tiradlarıyla çınlatıyorsa, 96 yaşındayken de evine gelenlere birdenbire tiradlar döktürüyordu. Dündar - Tabii ortamın da çok etkisi var. Bence şimdi bugün bizim bu kadar kuşatılmış yaşamamız biraz hem dönem, hem çağ, hem içinde yaşadığımız ülkenin eski tahammülde olmaması zannediyorum kitapta bahsedilen çağ insanlar açısından daha tahammüllü. Gerçi işte komünist diye takip altında, kitap okursa atılacak filan falan ama bütün onlara rağmen büyük bir inatla kitabını da okuyor, gizli gizli de olsa romanını da yazıyor. Bence bugünün gençleri açısından alınacak çok ders var. Bir defa bütün koşullar ne olursa olsun ısrar, inatçılık, her şeye rağmen bildiğinden şaşmama hali, ikincisi hoşgörü, bir başkasıyla aynı çatı altında bir arada olabilme hali ve ona da saygı duyabilme hali. Sonra ekmeğini taştan çıkarırken bir yandan sanatına sevdalanma halini sürdürebilmek ve onu hayat boyu sürdürebilmek ve o yollardan geçerek, onun yolunu bizzat açabilmek bu da büyük bir iş. Öyle bir yol ki hem paranı kazanıyorsun, hem her eve giriyorsun, hem lambalara bakarak ilerliyorsun ama aynı zamanda o yol seni en iyi romancı olmaya, sahnelerde en iyi tiyatrocu olmaya ya da politikanın zirvesine götüren bir yol. Demek ki taksiye binilip gidilmiyor o yollarda. Gıpta ettiğiniz yönler var mı? Belgeselci nelere gıpta eder? Dost çemberleri... Dündar - Elbette ben mesela burada şeye çok özendim. Bir ressam gibi ne kadar çok portre görürsen o kadar iyi çiziyorsun bence. Bunun müthiş bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Onu Yaşar Kemal çok güzel anlattı. Ne kadar çok ev, ne kadar çok insan görmüş olmalılar. Girdikleri her evden ya da gezdikleri sokaklarda bir diyalog yakalıyorlar. Bütün onlar bir şekilde bir kültür kumbarası gibi içine biriktiriyor. Sonra bir gün açtığın zaman onun içinde artık bir romanı dolduracak kadar biriktirdiğini anlıyorsun ve bir anda boşalıyor bence. Özgentürk - Benim özlediğim ve gıpta ettiğim dost çemberleridir, sahici ve samimiyet dönemleridir. Galiba onlarda büyük bir deformasyon yaşıyoruz. Şimdi diyeceksin ki karşında bir açıyorsun 80 kanalda 80 ayrı program izliyorsun ama 80 kanalın 69'unda rezillik izliyorsun, doğrusu o insanlar bu rezillikleri izlemediler diye ne kadar şanslılar diye düşünüyorum. Şimdi at izinin it izine karıştığını hepimiz biliyoruz tek tek saymamıza gerek yok. Ben insani ve kültürel değerlerdeki deformasyondan rahatsızım, o dönemdeki insanların aldıkları bilginin, görgünün, terbiyenin bir şiire, bir tiyatroya olan ihtimamın özlemini çekerim. Gıpta ettiğim noktalar bunlar. Samimiyetten insani değerlere kadar pek çok şeyi gıptayla izliyorum. Bu insanlar onları keşfetmişler, şimdiki entrikalar sanmıyorum o yıllarda olsun şimdiki hainlikler, acımasızlıklar, iş acımasızlıkları, ahlaksızlıkları böyle korkunç, müzmin durumda olsun. O zamanlar daha mı vicdanlıydık, daha mı bir insandık. Yaşadıkları dönemin kent güzelliklerine gıpta ediyorum mesela, İstanbul mesela. Doğrusu güzel zamanlarda yaşamışlar. Tamam İstanbul hâlâ çok güzel tabii ki ama doğrusu o yılların İstanbul'u çok zarif, bozulmamış. 240'a yakın belgesele imza attım, bütün bu 240 belgesel ortalama 60 yıllık bir döneme tekabül ediyor. Bütün bu dönemlerde hep böyle gıpta ettiğim bir dönem, bir kent, sokak, akşam matineleri, tiyatrolar oluyor. Tuncel Kurtiz anlatıyor ah diyor 60'larda tiyatro kurduk, kapı baca kırıldı şimdi tiyatrolar kapanıyor gibi. Pek çoğunda gıpta ettiğim şeyler olduğu gibi pek çoğunda ağladığım durumlar oluyor. Bir şaire şiir yazdığı için nasıl beş yıl ceza verilir bunu da sorgulamak lazım. Can Yücel'in öyküsünü aktardığın zaman 1971'de bir çeviri yaptığı için beş yıl cezaevinde yatıyor ne demek, şimdi bu mümkün değil bugünlerde. Buna gıpta edemezsin, bunu lanetlersin. Belgesel bu anlamda insanı çok çoğaltan bir durum, belgeselde geçmişin acıları, bir şiir yazdığı için sevgilisine liseden atılan bir Attila İlhan'ın durumuna nasıl gıpta edersin. Kaldı ki Türkiye hâlâ bazı şeyleri aşamamış durumda. O dönemlerin insanları yaşama karşı daha tedirgin, mücadeleleri daha çetin, İETT bu anlamda bir perde arkası kahramanı. Aslında bir burs gibi düşündüm İETT'yi o noktada.. Dündar - İyi bir benzetme. Burs kelimesi çok iyi karşılıyor bu durumu hakikaten. Yani bu çocukların elinden tutmak gibi. Bir şekilde hadi oğlum yürü ayaklarının üzerinde demiş ve onlar da yürümüşler. Özgentürk - İhtiyaçları da var ki nasıl. O yoksul Türkiye'de insanlar öyle baba parasıyla okula gidebilsin gibi bir şey söz konusu değil. Dündar - Tabii kurumdaki Fransız anlayışının izlerini görüyoruz burada. Mösyö Büsak... Nasıl bir anlayıştı bu? Bir de müdür Mösyö Büsak var. Dündar - Bizim çok tanıdık olduğumuz, mesai sabah 9 akşam 5 çalışan bir şey değil biraz daha özgürlükçü bir çalışma ortamı. Cevher gördü mü destekliyor üstelik. Amirim dediği adam bir felsefe kitabı yazarı. Orhan Hançerlioğlu gibi felsefeye gönül vermiş biri İETT'nin teknik danışmanı. Bugün kaç amir bırak felsefe kitabı yazmayı felsefe kitabı okumuştur diye düşünürseniz geriye doğru ne kadar yol kat ettiğimiz daha iyi anlaşılır. Recep Bilginer mesela Türkiye'de en çok tiyatroyu sevmiş yazarımız, orada murakıplık yapıyor. Özgentürk - Yani şu kesin ki İETT onları, onlar da İETT'yi tercih ediyorlar. Çünkü İETT batı disiplinli bir yer. Eğitimli, işin ehli insanları arıyor, keşfediyor, potansiyel gördüğünü kaçırmıyor dönemine göre de değişiyor bu. O dönemde başka kurumda yok öyle, Türkiye henüz sanayileşmemiş. Adam lise bitiriyor, üniversite bitiriyor, iki dil biliyor, sonuçta böyle bir adamın iş için başvuracağı çok fazla kurum yok. İETT de bunun farkında ve ben parlak olanları bulmalıyım diyor. Yönetici Mösyö Büsak değerli bir insan, yazı yazan, okuyan bir insan. Bu yüzden de bu insanlar işe girebiliyor. Mesela Galatasaray Liselilerin oraya girme sebebi biraz da Fransızca bilmeleridir. Mösyö parlak adamları seçmeyi biliyor, zarif bir adam, kültürlü bir adam. Mesela 1940'larda orada çalışan insanlar parlak insanlar. Dönemine göre. Düşünsenize ilkokula dahi gitmenin zor olduğu, okuma yazma oranının diplerde gezindiği dönemlerde sen Galatasaray Lisesi mezunu bir Rasih Nuri İleri’sin ya da Hıfzı Topuz’sun. Pat diye hemen o günlerde liseyi, üniversiteyi bitirir bitirmez Cenevre'de bir endüstri şirketinin başkanı olacak hali yok. Bunun için kendisine yakın, en köklü, böyle en görkemli kurumu arıyor. Kurum da onu arıyor aslında farkında olmadan. Bir de sonuçta bunlar entelektüel insanlar. Bizim de odaklandığımız entelektüel insanlardı zaten. Baktığınız zaman bilim adamı da var, sonradan edebiyat ustaları var vesaire. Yaşar Kemal bile İETT’de havagazı memuru olduğunda yüzlerce kitap okuyarak Adana'dan göçmüş, o köylü hali, tek gözünün kör olması insanları korkutmuş başlarda ama iki yıl kütüphanede çalışmış biri olarak gelmiş Yaşar Kemal. Ki İETT de onu keşfediyor yine. Yaşar Kemal parlak bir adam diyor, bakmayın diyor Adana'dan gelmiş, Çukurova'dan gelmiş, köylü ama binlerce efsane okumuş, Karacaoğlan okumuş, kütüphanede çalışmış bir insan olarak gelmesine odaklanıyor. Bu insanlar sonuçta genç yaşlarda çalışmışlar, hepsinin çok ortak yılı, ortak zamanı ve ortak çalışma vesilesi yok tabii ki. Şimdi Necdet Mahfi Ayral'ın çalışma zamanını düşünsenize 30'lu yıllarda. ve tiyatroyu orada keşfediyor, 30'larda İETT koridorlarında türlü taklitler yaparak tiyatroya atılıyor. Memduh Ün tıp fakültesinde öğrenciyken çalışıyor orada ayrı bir dönem. Fakat şu ortaya çıkıyor, bu kültür hiçbir zaman hiçbir döneminde sertleşmiyor. Mustafa Sarıgül ile Recep Tayyip Erdoğan'ın çalıştığı 70'lerin ortasında da sonlarında da çatışmıyor. Geleneği koruyor... Özgentürk - Evet koruyor. Muhteşem bir disiplin yok. Böyle bir asarım keserim devlet demiryolları tarzı bir disiplin yok. Belgeselin "İlk Durak" adlı sarkışının sözlerini siz yazdınız müzikle aranız nasıl? Dündar - Yani benim müzikle özel bir aram yok aslında. Nebil ittirdi. (gülüyoruz).
|
 |
|
|
|
 |
|
|