| |
Yürüyüş,
Derin devlet safsatası ve devlet gerçeği
Ne zaman bir aydın katledilse, ne zaman halka karşı büyük bir katliam gerçekleştirilse, ne zaman provokasyonlar yapılsa, gündeme "derin devlet" diye bir kavram geliyor. Hrant Dink'in katledilmesinde de böyle oldu. Sadece Hrant Dink olayı değil, "karanlıklara" maledilen tüm olaylara yakından ve derinlemesine bakıldığında ''Derin devlet yaptı'', "derin devletin işi, derin devletin politikası'' denilen her şeyin, aslında devletin tüm kurumlarının oldukça iyi organize edilmesiyle gerçekleştirildiği görülür. Cinayetler, katliamlar, provokasyonlar, sabotajlar için kullanılacak elemanların organizasyonu ve örgütlenme biçimleri, kullanılan elemanların nitelikleri döneme göre değişebilir; politikanın yürütüldüğü merkez bazen Özel Harp Dairesi, bazen Toplumla İlişkiler Daire Başkanlığı, bazen MİT veya doğrudan MGK olur, ama bunlar, yapılan işin niteliğini değiştirmez. Şimdi dünle bugün arasında gidip gelerek, hafızalarımızı biraz tazeleyerek bakalım bunlara.
Halen süren 'Bin Operasyon' Mehmet Ağar "bin operasyon yaptık" demişti. Hiç kimse Ağar'a "bu bin operasyon, nerede, nasıl, kimlere karşı gerçekleştirildi" diye bir soru sormadı. Süleyman Demirel, "devlet rutin dışına çıkabilir" dediğinde de, kimse Demirel’e "devlet nerede, nasıl rutin dışına çıktı?"diye sormadı. Devletin hiçbir kurumu, bu sözler üzerine "işte derin devletin kuyruğunu yakaladık" diye harekete geçmedi. Çünkü sözü edilen kuyruk zaten kendi kuyruğuydu. Kedi gibi kendi kuyruğunu yakalamaya çalışacak değildi... Devlet, ülkemizde dökülen kan ve gözyaşının tek sorumlusudur. Oligarşik devletin halen devam eden 'binlerce operasyon'unda, sır olan bir şey yoktur; ancak üzerine gitmeme, gidememe vardır. Ağar ve Demirel'in sözleri önemlidir. Çünkü, "Bin operasyon" bir bakıma ülkemizin 1945’lerden bu yanaki yeni-sömürgecilik tarihidir. Devletin rutin dışına çıkması ise, bütün bu dönem boyunca bir istisna değil, bir yönetim tarzıdır. Bu anlamda bin operasyon da, devletin rutin dışına çıkması da halen sürmektedir. Kontrgerilla elemanlarının döktüğü kan henüz yerdeyken ve kurumamışken, cumhurbaşkanlarının "Polisimizin elini soğutmayın" demeleri, başbakanların infazları, faili meçhulleri, kayıpları onaylarcasına "Her şey hukukun sınırlan içinde olup bitmektedir" demeçleri, bakanların infazların bizzat yerinde izlemeye başlamaları, tüm katliam, infaz, işkence davalarında faillerin yargı tarafından korunup kollanması, bin operasyona devlet onayının açık göstergeleridir. Başka bir deyişle, "Bin Operasyon", bir grup tetikçinin değil, düzenin tüm kurumlarının doğrudan ve dolaylı katılımıyla gerçekleştirilen ortak operasyonlardır.
'Bir grubun' değil, devletin işleri Mesele burada elbette şudur: Mehmet Ağar bu bin operasyonu tek başına yapmadığına, bunların kararını tek başına alacak durumda olmadığına göre, operasyon kararları nerede almıyor ve kimler tarafından uygulanıyordu? Ağar, bir başka konuşmasında bunun da cevabını vermişti: "Her şey MGK'nin bilgisi dahilindedir." "Çetelerin kullanılmasına", şu veya bu muhalif güçlerin "her türlü imkan kullanılarak susturulmasına" MGK'da karar verilmiş ve uygulanmıştır. Zaten Ağar'ın yaptığı ettiği sonuçta gizli değildi. Onu bu özelliğiyle polis şefi yaptılar, bu özelliğiyle Adalet Bakanlığına getirildi. Bu özelliğiyle milletvekili seçtirdiler. Ve aynı işi görmek üzere başka Ağarlar istihdam edildi. Kısacası, "Bin Operasyon", eli silahlı asker ve polisin, başbakan, bakan, milletvekili sıfatını taşıyanların, hukukçu cüppelilerin, medyanın... ortak operasyonlardır. Onlarca infazda, devrimcilerin "çok yakından sıkılan kurşunlarla" katledildiği raporlarla kanıtlandı. Devlet yetkilileri "Operasyonlara yerinde infaz, yargısız infaz denmesi, polisi yıpratmaya yöneliktir", "ölenlerin hepsi teröristtir"... açıklamalarıyla her türlü eleştiriyi, sorgulamayı ve araştırmayı bastırmaya çalıştılar... Ölüm mangaları, kontrgerilla şefleri tarafından "gözlerinden öpülerek" kutlandı... 12 Temmuz katliamında olduğu gibi, polisin "kendimizi korumak için taciz atışı yaptık" şeklindeki kargaları güldürecek ifadeleri, yargı tarafından kabul gördü. İnfazların birçoğunda "her şey 3-5 dakika içinde olup bitmesine" rağmen, katiller "sağ yakalamak için ellerinden gelen her şeyi yaptıkları" demagojisini yaptılar ve burjuva politikacılar, burjuva medya ve yargı, bu demagojiyi gerçek kabul etti. Operasyonlar öncesinde telsizlerden "Vurun aslanlarım", "belden aşağıya sıkmak yok", "teslim almak yok" diye anonslar yapılan bir ülke burası. Üç beş, on devrimcinin katledildiği bu operasyonlarda, o telsiz anonsları kaydedilmiş olmasına rağmen, kimsenin sorgulanmadığı ve yargılanmadığı bir ülke burası. 4 Mayıs 1992'de Ankara Dikmen'de dört Devrimci Solcu'nun katledildiği operasyonda olduğu gibi, devrimciler katledildikten sonra "teslim olun" çağrısı yapıldığının gazeteci Hasan Uysal gibi tanıkları olmasına ve bu tanıklığını basında dile getirmesine rağmen, infazcıların yargılanmadığı bir ülke... Her şey bu kadar aleniyken, sorumluluğu "derin devlet"e, "karanlık güçlerce havale etmek, devleti aklamaktan başka neye yarar?
‘Sır' yok, 'karanlık' yok Üzerine gitmeme var! Hatırlanacağı gibi, 1992'de Cumhurbaşkanı Özal'a bir suikast yapılmıştı. Daha sonra yapılan açıklamalardan anlaşıldı ki, "Özal kendisine yönelik suikastı araştırmış, ancak araştırmaları gelip 'bir noktaya' dayanınca orada bırakmış, daha fazla üzerine gitmemişti." Tayyip Erdoğan'ın geçen haftaki sözleriyle çarpıcı bir paralellik var değil mi. Tayyip Erdoğan da "Derin devlet gelenek haline gelmiş... Bu tür bir yapı var... Yürütme olarak belirli bir yere kadar gidebiliyoruz..." diyordu. Özal'ın ve Erdoğan'ın "Belirli bir yer" diye tarif ettikleri noktadan sonrası, aslında karanlık bir nokta değildir, ama onların düzenle çatışmaya girmeye cesaret edemedikleri noktadır. "Bin operasyon"un en yakın dönemdeki örneklerinden Şemdinli'deki bombalamalardan kimlerin sorumlu olduğu "iyi çocuklar" açıklamasıyla belli olmamış mıydı? Ama onda da "bir yerden sonrasına gitmedi iktidar. Çünkü; birincisi, düzenle bu konuda çatışma içine girmek, koltuğu tehlikeye atmaktır. Özallar'ın. Tayyipler'in ise zaten tek amaçları o koltukta oturmaktır, ikincisi, o mekanizma, halkın mücadelesini bastırmakta, sindirmekte zaten kendilerinin de kullandığı bir mekanizmadır. Ve elbette üçüncü olarak şunu da eklemek lazım ki; oligarşik devlet, eğer politikalarının uygulanması açısından pürüz çıkartırsa, bir başbakana, cumhurbaşkanına karşı da suikast veya başka provokasyonlar düzenlemekten geri durmaz. Bu yüzdendir ki, hiçbir düzen partisi iktidarı, bugüne kadar "gittiği yere kadar" gitmemiş, hiçbir "karanlığı" aydınlatmamıştır. Düzen partileri iktidar olmayı sürdürdükçe de bu durum böyle sürecektir. Özal'a suikasta değinmişken, şunu da hatırlatmadan geçmeyelim. Özal'a suikastı gerçekleştiren tetikçi Kartal Demirağ'ın portresi incelendiğinde karşımıza Yasin Hayal, Ogün Samast benzeri biri çıkar. Demirağ, Afyon Dazkırı'daki kontrgerilla teşkilatında yetiştirilmiştir. Ogün Samastlar'a bomba atış eğitimi veren Erhan Tuncel ve Yasin Hayal gibileri orada da vardır. Demirağ'ın aynı zamanda MİT'le de ilişkisi var. Aynı Erhan Tuncel'in polis ve JİTEM ilişkisi gibi... Zaman zaman MİT'e gidip, "bazı ufak tefek işler" yapan biri olduğu belirtiliyor ifadelerinde. Dİnk'in katilleri gibi yine,.. Sima, tanıdık değil mi?!
Her seferinde yeniden şaşırmak, hafızasızlıktır Samast olayında jandarma, polis ne kadar iyi davrandı diye tartışılıyor. Bunda bir yenilik yok. Güya yıllardır aranan faşist katil Abdullah Çatlı Susurluk kazasında açığa çıktığında, ne polis ne de savcılık, yulardır aranan bu kaçak katilin evinde arama yapmadı... Düşünebiliyor musunuz, en sıradan nedenlerle gözaltına alınanların evi basılırken Çatlı'nın evi aranmıyor. Veya bir başka örnek: Ömer Topal'ı öldürmekten dolayı gözaltına alınan özel timciler, olayın görgü tanığıyla yüzleştirilmemişlerdi. Kenan Evren'in Ermeniler'e karşı operasyonlar yapılması için Hiram Abas aracılığıyla Çatlılar'a görev verdiği, görüşmenin hangi gün yapıldığıyla, görüşmeye kimlerin katıldığıyla birlikte açığa çıkmıştır.
'Sivil-asker' oyunu! Halka karşı işlenen ve açığa çıkan suçlarda, düzenin kendini kurtarmak için başvurduğu manevralardan biri de, "sivil"lerin suçu askere, "asker'in de sivillerin üstüne yıkmasıdır. Böylelikle suçu ortada, sahipsiz bırakmış olurlar. Susurluk'ta ortaya çıkan tüm gerçekler, kontrgerilla politikalarının uygulanmasında sivil asker ayrımı diye bir şeyin olmadığını herkese göstermiştir. Generaller, polis şefleri, valiler, kaymakamlar, "sivil" faşist katiller, resmi MİTçiler, üniformalı JİTEM'ciler, hep biraradadır. Burjuva politikacılarla, üniformalılar arasında sürekli bir çelişki ve çekişme vardır. "Sivil" ve "asker" diye de adlandırılan bu kesimler arasında, İktidar gücünün kullanımı ve gücün paylaşımı konusunda, sömürü pastasından alınacak pay konusunda şiddeti zaman zaman artan veya azalan bir çelişki olduğu açıktır. Fakat en az bunun kadar açık ve kesin olan gerçek, onların halka karşı her zaman tam bir ittifak içinde bulunmalarıdır. Bu anlamda ülkemizde "sivil asker çelişkisi" üzerine üretilen politikaların sonu çoğu zaman hüsran olmuştur. "Sivil" hükümetlere bağlı "bürokrasi" ile, devletin militarist kurumlan, halka karşı savaşı, 80 küsur yıldır, benzeri görülmemiş bir "uyum'la sürdürüyorlar. Bu zulüm, 80 küsur yıldır böyle sürüyor. Ancak bundan dolayı da ülkemizde bir sorgulama yargılama olmadı. Reşat Altay'ın 1978'deki 16 Mart katliamını gerçekleştiren faşist katillerin yakalanmasını bizzat engelleyen kişi olduğu mahkeme kayıtlarına geçmiş bir gerçektir. Geçti de ne oldu? Reşat Altay terfi etmeye, kilit görevlere atanmaya devam edildi. Bütün bunlar bilinmesine rağmen, en son AKP tarafından Trabzon'a atanmıştı. Bütün bunlar da bir yana. bizzat Başbakanlık emriyle hazırlatılan Susurluk Raporu'nda, devletin gerekli gördüğünde cinayet işleyebileceği, "bu nevi cinayet, katliam, bombalama, adam kaçırma, kaybetme, silah, uyuşturucu kaçakçılığı vb. işler yapabileceği... ama bunları bu şekilde ayağa düşürmemesi, deşifre etmemesi gerektiği" söyleniyordu. Hukuk açısından bakıldığında, sözkonusu raporda savunulan bu anlayışların kendisi zaten bir suç oluşturuyordu. Fakat, bu anlayış hiçbir düzen partisi tarafından, düzenin yargı kurumları tarafından tartışılmadı, bu anlayışa itiraz edilmedi. Devlet, bugün de bu anlayışla yönetiliyor. Bu anlayışla örgütleniyor. Böyle bir devlet her şeyi yapar. Bunda şaşılabilecek bir şey olamaz.
'Derin devlet' halka karşı savaşın ‘kod adı'dır Şurası açık; "Derin devlet" diye perdelenmek istenen, oligarşik devletin halka ve devrimcilere karşı savaşıdır. Bu anlamda da, devrimcilere yönelik infazlar, katliamlar, komplolar, sabotajlar, provokasyonlar, kaybetmeler tartışılmadan "derin devlet" tartışılamaz. Çok çarpıcı bir gerçektir: Ülkemizde, halen, sayıları kesin olmamakla birlikte 600'ü aşkın kayıp vardır, onların nasıl öldürüldükleri, nereye gömüldükleri bilinmiyor. Daha doğrusu, biz bilmiyoruz. Değilse devlet biliyor. Onları kaçıranlar, kaybedenler, biliyorlar ve hâlâ polis teşkilatında, jandarmada, orduda "görevleri"nin başındalar. Keza, binlerce -ki son yapılan bir açıklamada 17 binin üzerinde olduğu belirtilmektedir- faili meçhul için de aynı durum geçerlidir. Yüzlerce insanın kaybedildiği, bırakın bunları kaybedenlerin yargılanmasını, bu olayların adeta yok sayıldığı, 17 bin insanın katledilmesinin resmen "meçhul" bırakıldığı, bir ülkede nasıl demokrasiden, hukuktan, adaletten bahsedilebilir??? Bu kayıplar tartışılmadan "derin devlet" tartışılabilir mi? HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın polisler tarafından gözaltına alındı, üç gün sonra Diyarbakır yakınlarında işkence yapılmış, kafası parçalanmış ve kurşunlanmış olarak cesedi bulundu. "Devletin polisi böyle bir şey yapmaz" deyip çıktılar işin içinden. İçişleri Bakanlığı, OHAL Valiliği yaptıkları açıklamada devleti eleştirenler, "töhmet altında" bırakanlar sert şekilde suçlanıyor ve "olayın sorumlularının bir an önce yakalanacağından kimsenin şüphe etmemesi gerekir" deniyordu. Vedat Aydın'ı kaçırıp katledenler hâlâ bulunamadı. Niye? Çünkü, kaçırıp katledenlerle, dosyanın üstünü kapatıp cinayeti "Faili-Meçhul" bırakanlar AYNI MEKANİZMANIN parçaları, AYNI ÇARKIN dişlileriydiler. DEP'li bir milletvekili, Mehmet Sincar, kontrgerilla tarafından katledildi. TBMM, öldürülen kendi üyesi olmasına rağmen, bir soruşturma bile açmadı. Çünkü cinayeti devletin işlediği çok açıktı. Hatta sonraki yıllarda TBMM bünyesinde "faili meçhul cinayetleri soruşturmak" için kurulan komisyon bile "Güvenlik güçlerinin titiz soruşturması nedeniyle Mehmet Sincar olayını soruşturma gereği duymadığını" açıkladı. 12 Temmuz 1991'de, polis kimliklerini bile bilmediği insanları katlediyor ve hiçbir savcı, katilleri gözlerinden öpen polis şefine, kimliklerini bile bilmediği insanları hangi yetkiye dayanarak öldürdüğünü sormadı... 16-17 Nisan katliamıyla ilgili suç duyurularını savcılar ancak üç yıl sonra işleme koydular. Düşünebiliyor musunuz, İstanbul gibi bir şehirde, herkesin gözleri önünde 11 insan katlediliyor ve bu konuda savcılar kendiliğinden harekete geçmeleri bir yana, suç duyurularını bile üç yıl işleme koymuyor. Kadıköy Moda'da silahsız, savunmasız iki öğrenci katledildi, üstelik ilk kez bir katliamda geriye tanık kaldı, ama katiller yine kurtuldu. Perpa'da 5 kişi katledildi, üçünün, örgütle, devrimcilikle ilgisi bile yoktu. Katliamcılar yine kurtuldu... Ve yüzlerce benzer katliamda, infazda hikayeler, senaryolar ve sonuç hep aynıydı.
Sonuç: 6-7 Eylül katliamlarından başlayan bir zincir, yüzlerce halkanın birbirine eklenmesiyle, bugüne Hrant Dink'e kadar uzanmıştır. Bu zincir, kontrgerilla katliamları, provokasyonları zinciridir. Hiçbir dönemde kesintiye uğramamıştır. Oligarşik yönetim, iktidarda hangi parti olursa olsun veya işbaşında cuntaların olduğu dönemler de dahil olmak üzere, Türkiye'nin her döneminde sınıflar mücadelesine kontrgerilla politikaları ve yöntemleriyle müdahale etmiş ve bu "müdahaleler" sonucunda da işte bu kanlı ve kirli zincir ortaya çıkmıştır. Türkiye tarihini kana ve gözyaşına boğmuşlardır. Bu kan ve gözyaşının sorumlusu, kimilerinin söylediği gibi "karanlık güçler" değildir, kimilerinin söylediği gibi kan ve gözyaşının sorumlusu sadece "askeri yönetimler" ve "askeri güçler" de değildir. Faşist politikaların uygulanışında bir kesintisizlik vardır. 1980'li, 90Tı yılların "sivil" iktidarları, faşist cuntayı kat be kat geçen kanlı uygulamaların mimarları olmuşlardır. Demirel 1992'de, darbe söylentileri üzerine yaptığı açıklamada zaten bunu açıkça ortaya koymuştu: "Darbeyi yapacak kişi ne yapacakmış? Ne değişecek? Biz bugün her türlü mücadeleyi en iyi şekilde, en kararlı şekilde veriyoruz... Darbe olduğunda ne yapılacaksa biz de elimizden geldiğince yapıyoruz, yaparız... " Böyle bir ülkede "derin devlete" gerek var mı? Hatırlanırsa aynı dönemin Genelkurmay Başkam Doğan Güreş, Başbakan Çiller'in emirlerini harfiyen yerine getirdiğini anlatmak için "Başbakan tak diye emrediyor, şak diye yapıyoruz" demekteydi... Yaptıkları infazlar, kaybetmeler, faili meçhuller, kontrgerilla için yasadışı silah alımları, uyuşturucu kaçakçılığı ve benzerleri idi. Bütün bunların yapıldığı mekanizma son derece açık değil mi? Halka karşı uygulanan bütün sindirme planlan, MGK'da açık biçimde tartışılmış, kayıt ve karar altına alınmıştır. Bu politikaları uygulayan bir devlet mekanizmasıdır. Bunun içinde şu polis, bu subay, şu bürokrat mı kontrgerilla, işin beyni kim gibi tartışmalar, öze dair bir tartışma değildir. Bu mekanizma içinde Ağar gelir o yapar, gider, Güreş gelir o yapar, o gider Büyükanıt gelir... Yeşiller'in yerini Ali Kayalar, Haluk Kırcılar'm yerini Yasin Hayaller, Ogün Samastlar alır... Devlet ve devletin politikaları "kişilerle kaim değil"dir. Bu yüzden Hrant Dink katledildiğinde, biz Ogün Samast'ın kimliğine takılıp kalamayız. Arkasındaki DEVLET'i görmeliyiz.
Demeçler, derin devleti değil, devleti anlatıyor: Necdet Menzir 17 Nisan operasyonunun ardından yaptığı açıklamada şöyle diyordu: "Çok iyi bir hava yakaladık. Hükümetin desteği tam. Parlamento arkamızda. Basın desteğimiz var..." Bu sözler "Bin Operasyonun sorumlularını, aktif destekçilerini en açık biçimde ortaya koymaktadır. 1992 yılının İçişleri Bakanı İsmet Sezgin: "Olaylar insan haklan boyutunu çoktan aşmıştır. Yani artık insan haklarından söz ederek operasyonların hızını kesmeye çalışmanın gereği yoktur." Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı Turgut Özal: "Hiç kimse, devlet terörü yakıştırması, işkence iddiaları ve insan hakları ihlali gibi isnatlara arka çıkamaz ve destek veremez... İşkenceden söz etmeyin, polisin rahat çalışmasını önlüyorsunuz." 1991'in İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Hasanpaşa katliamına ilişkin açıklamasında şöyle demişti: "Onlara çiçek mi verseydik?.." Gözaltında kaydedilen Hüsamettin Yaman ve Soner Gül'ün akıbetini öğrenmek için Ankara'ya giden bir heyete, İnsan Hakları Bakanı Mehmet Kahraman şöyle demişti. "Keşke bu kayıplar kamuoyuna yansımasaydı." Cumhurbaşkanı ve Başbakan Süleyman Demirel: "Yüksek menfaatleri icap ettirdiği zaman, devlet rutin dışına çıkabilir."
'Susurluk Devlettir'in En Yeni Kanıtı NTV'de 6 Şubat'ta yayınlanan ve Can Dündar'm sunduğu "Neden" adlı programın konuklarından biri -1960-70'li yılların MİT İstanbul Bölge Başkam olan Nuri Gündeş'di. Programda tartışılan konu "derin devlef'ti. Gündeş, pervasızca, uyuşturucu mafyasını, faşist katilleri nasıl istihdam ettiklerini, onlara nasıl görevler verdiklerini anlattı uzun uzun. Mafyacı Çakıcı'nın "gözlerinden öptü", faşist katil Abdulah Çatlı'dan ise "bizim Abdullah" havasında sözediyordu. Programın öteki katılımcıları bir anlamda şaşkındılar, ama aslında, Gündeş, maskesiz, Türkiye gerçekleriyle ortadaydı. "Derin devlet" diyenleri tekzip ediyordu adeta her cümlesinde. Çünkü o zaten, açık, yasal devletin kendisiydi. Yasal bir görevliydi ve sözü edilenlere devlet adına görev veriyordu. Biraz da bunamış olduğu görülen Gündeş, ''İçeride adam Öldürmeseler iyi olur ama dış operasyonlarda epey iş yaptık" derken, devlet adına cinayetler işlediklerini de itiraf ediyordu. Aslmda benzeri itiraflar ülkemizde daha önce de olmadı değil. Ama hiçbir savcı o itirafların sahiplerini sorgulayıp, yargılayıp, onlara bu görevleri ve emirleri kimin verdiğini soramadı. Bunlar burjuva anlamda dahi bir "hukuk devleti"nde kabul edilemezdi elbette. Ama devlet onun da teorisini yapmış, "rutin -yani aslında hukuk- dışına çıkılabileceği bir devlet politikası olarak tüm düzen partileri ve bürokrasi since kabul edilmiştir. Eskaza bu yapılanları sorgulayacak bir savcı, hakim çıkarsa, o da "devlet sırrı dir" cevabına çarpacaktır. Yargı bu cevabı hiçbir davada aşamaz zaten. Oligarşi onun da önlemini almış. Bu devletin yasaları, yaptığı işlerin hesabını yargı önünde vermekten kaçınmasını mümkün kılan yasalardır...
|
 |
|
|
|
 |
|
|