20.Aralık.2007.Perşembe
Hepinize iyi, sağlıklı, mutlu, huzurlu bir bayram diliyorum. İzin koparamadım bu bayram... Yılboyu yaptığım gibi yazmak, yine yazmak zorundayım. Yaşı müsait olanlar hatırlar: Eskiden bayramlarda gazete çıkmaz, sadece gazeteci cemiyetlerinin hazırladığı gazeteler yayınlanırdı. Bayramlar, gerçekten bayramdı bizim için... Sonra Babıali’ye yeni adamlar geldi. Lüzumsuz bir işgüzarlıkla “Biz bayramda da açık gazeteyiz” dediler. Diğer gazeteleri de bayramda yayımlanmaya mecbur ettiler. Şimdi o işgüzarların hepsi, batmış bir gazetenin enkazı altında tatil yapıyor. Bizler, onların açtığı yolda, bayram seyran demeden çalışıyoruz.
* * *
Fazıl Say programından memnunum. Gerçi ülkenin kültürel girdabını enine boyuna tartışamadık; güncelin baskısı altında kaldık, ama yine de tatmin ediciydi. Programdan önce Fazıl’la buluştuk. Demecinin yarattığı tartışmadan, siyasal kaygılarının gündeme taşınmasından memnundu bir yandan, ama öte yandan dozun taşmasının tedirginliğini yaşıyordu. Programdaki “seviyeli birliktelik”, karşılıklı anlayış havası, tansiyonun düşmesini sağladı. Bazı gazetelerin yazdığı gibi “çark etmedi” Fazıl, tersine politik çıkışının arkasında durdu. Sadece babasının “Gitme, kal ülkende ve mücadele et” çağrısı doğrultusunda “Çeker giderim” sözlerini tekzip etti. Böylece hem mesajları daha netleşti, hem bu toprakların sanatçısı olduğunu bir daha ispat etti.
* * *
Dostuyla ilgili yayınlarda zorlanıyor insan... Hem gazeteciliğin gereğini yapma, hem de bunu dostuna zarar vermeyecek şekilde kotarma ihtiyacı duyuyor. Demecin Türk basınına yansımasından önceki gece mesajlaşmaya başladık; bunun yaratacağı sorunları tartıştık geç saatlere kadar. ertesi gün haber patlayınca telefonda konuştuk ve bütün basının onu aradığı günlerde buluştuk. Herkes özel bir demeç koparma peşindeyken, ben kendisini tartışacağımız programa gelmesi konusunda ısrarcı olmadım. Çünkü ona zarar verebilecek bir sonuç çıkmasından korktum. Programa telefonla katılmak, kendi kararıydı. Bence iyi de oldu. Umarım bundan sonra da Fazıl yine eskisi gibi hem yurtiçinde, çocuklara müziğin ışığını saçacak projelerde Anadolu yollarında olur, hem de yurtdışında yüzümüzü ağartacak konserlerle sesini duyurur.
* * *
Bu arada, giderek tartışmanın kökeninde yattığı açığa çıkan, şu “Metin Altıok oratoryosu” meselesine de iki satır değineyim. Geçenlerde Milliyet’te de yazdığım gibi, sorun yaratan görüntüler, sizin bu siteden bildiğiniz Sivas belgeselinden alınma görüntülerdi. O dönem bu görüntülerin sansür edilmesi, beni de çok kızdırmıştı. Can Ataklı geçen günkü köşesinde “Neden o zaman yayınlamadınız” diye soruyor. Hiç yayınlamaz olur muyuz? Konser gecesi yazmıştım sansürün bütün hikayesini... Ve ertesi günkü Milliyet, (üstelik sadece Milliyet) “Sansür” manşetiyle çıkmıştı. İsteyen hem Milliyet arşivinden, hem sitemizdeki “Köşe Yazıları” bölümünde 5.Temmuz.2003 tarihli yazıdan okuyabilir. O yazıda asıl gurur duyduğum şey, yazılış koşullarıdır. Çünkü tam da Nejat Eczacıbaşı belgeselini hazırladığımız günlerdeydi. Eczacıbaşı ailesiyle ortak çalışıyorduk. Görüntülerin sansürlendiği konser ise Şakir Eczacıbaşı’nın yönettiği İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından düzenlenmişti. Belki de o yakın ilişkinin, yazıya bir ambargo koyabileceği düşünülüyordu. Hiç öyle olmadı. O başka, bu başkaydı. “Sansür” haberi patladı. Belgesel de ayrıca yapıldı. Gazetecinin her koşulda editoryal bağımsızlığını koruması gereği kanıtlandı.
* * *
Ahmet Say’ı Ankara’dan tanıyorum; Fazıl’dan da önce... Türkiye Yazıları’ndan... Adalet Ağaoğlu’nu da öyle... taa 80’li yıllardan... Ankara’dan... O dostluklar, bize sadece gazetecilikte değil, yaşam biçiminde de önemli ilkeler kazandırdı. Şimdi onların attığı temellerin üstüne inşa edilmiş bir kariyerde, onlara mikrofon uzatıyor olmanın, beni ışıtan görüşlerini herkese paylaştırmanın gururunu yaşıyorum. Asıl bayram bu işte...
* * *
Her gününüz bayram olsun... Ve bırakın deli desinler...
|