Meksika sınırında iki asi kadın... Lacivert bir gecede, önlerinde alabildiğine uzanan vahşi doğaya bakıp sessizliği dinlerler. Yıllar boyu korkusuz kovboyların at koşturduğu bu dekorda şimdi iki cesur kadının saçları dalgalanmaktadır. Günlük yaşamın sıkıcı rutini, çekilmez koca baskıları, tatsız iş mesaileri çok geride kalmıştır artık... Sıradanlığı, kirli bir çamaşır gibi sepete atıp, yaşamı ve kendilerini yeniden keşfe çıkmışlardır. Eyalet sınırı, onlar için bir anlamda eskiyle yeninin, korkuyla tutkunun, sadakatle ihanetin sınırıdır. Bir geceyarısı o sınırı aşıp, "karşı"ya geçerler.
Eski yeniye, korku tutkuya, sadakat ihanete dönüşür. Ama "karşı"da da erkekler dünyasının acımasız kıskacı bırakmaz peşlerini... O dünyaya boyun eğmektense elele ölümü seçerler.
* * *
 "Thelma ve Louise"i yeniden izledim geçenlerde... Filmin sonunda iki asi kadının özgürlüğe uçuşuna şapka çıkardım. Bu final, "Sonsuz ölüm"ün o muhteşem finaline ne kadar da benziyordu. Hani şu Robert Redford'la Paul Newman'ın öleceklerini bile bile yüzlerce tüfeğin üstüne yanyana atıldıkları ünlü sahne... Dün, maço erkeklerin at üstünde ter kokuları yayarak arşınladıkları topraklarda, şimdi lüks arabaları içinde özgürlüğe koşan kadınlar uçuşuyor. "Gözü kapalı ölüme gitme cesareti", erkek kovboyların tekelinden kurtuluyor. Karşı cinsin toprakları üzerinde harekatlar başlıyor, sınır ihlalleri yaşanıyor. Kadın ya da erkek olmak önemsizleşiyor. Özgür ya da tutsak olmak ayırıyor insanları... Cinsiyet gözden düşüyor.
* * *
Birkaç ay önce bu sütunlarda, kadın ve erkek rollerindeki değişime değinmiştim. Hollywood bir yandan, vahşi Conan'a erkek gebeliğini tattırıyor, bir yandan da Demi Moore aracılığıyla kadının da erkeğe cinsel taciz uygulayabileceğini gösteriyordu. İnsanları cinsiyetiyle tanımlamak güçleşiyordu. Yazım yayınlandığında Aktüel Dergisi'nin editörü sevgili Leyla ipekçi itiraz etmiş ve "Erkek erkekliğini bilsin, kadın da kadınlığını" diye yazmıştı. Sonra ne mi oldu? Kendisi bu ay ülkemizin kayda değer erkek dergilerinden Esquire'ın genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Leyla, "Kadınlara Mahsus Dergi Pazartesi"nin sorularını yanıtlarken, Esquire'ı kadınsı birşey yapmayacağını, bütün erkeklerin dergisi haline getireceğini söylüyor. Erkek dergisinin editörü olan bir kadın, bir kadın dergisinde erkeksiliği savunuyor. Olay, çetrefilleşiyor. Fena mı? Hiç de değil... Yüzyıllık yapay bir rol dağılımında kartlar yeniden dağıtılıyor. Kimi kadınlar erkek dergilerini ya da ülkeyi yönetiyorlar, kimi erkekler evde çocuk ya da Amerika'da ev bakıyor. Farklılık, makosen giyenlerle yüksek ökçeli iskarpin giyenler arasında değil; farklılık, postal giyenlerle salon ayakkabısı giyenler arasında... "Kadın" ve "erkek" diye değil, "sivilleşebilenler" ve "sivilleşemeyenler" diye ayrılıyor insanlar..."Yetenekli" ya da "yeteneksiz" diye saflaşıyorlar. Bülent Ersoy'un cinsiyetini kimse önemsemiyor artık... İyi şarkı söylediği sürece, kimsenin aklına "Bülent diye kadın olur mu" sorusu gelmiyor. Çünkü ameliyatla organ sahibi olunabiliyor, yetenek sahibi olunamıyor. Silikonla göğüs büyütülebiliyor, ama beyin büyütülemiyor...
* * *
Bütün bunlar, Leyla'nın korktuğu gibi "kadınla erkek arasındaki tek sağlam köprü olan aşkı öldürüyor" mu? Hiç sanmam... Benzeştikleri için sevgisizleşmiyor ki insanlar, sevgisizleştikçe benzeşiyorlar. Yeni Yüzyıl'ın son cinsellik araştırması, kadın ve erkeklerin cinsel ilişki sırasında aynı anda başka kadın ve erkekleri hayal ettiklerini ortaya koyuyor. Herkes hayalleriyle sevişiyor, ihanet düşleri süslüyor. Aynı yatakta, aynı insanlar, başka kadınlar ve başka erkeklerle yatıyorlar her gece... Aşk, yaşıyor...ama yabancılaşıyor....Mesele karmaşıklaşıyor.
|