Bu sloganı hiç duydunuz mu? Şehit güvenlik görevlilerinin cenaze törenlerinde özellikle polisler ellerini yumruk yapıp öfke içinde böyle bağırıyorlar.
Ne iç açıcı değil mi? Canınızı teslim ettiğiniz, güvenliğinizi sağlamakla görevli insanlar, insan haklarını lanetleyerek yürüyüş yapıyorlar ve hiçbir soruşturmaya maruz kalmıyorlar.
Türkiye, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin kabul edildiği bugünü, yani "İnsan Hakları Günü"nü işte böyle bir iklimde "kutluyor". Polisler "Kahrolsun İnsan Hakları" diye yürüyorlar; İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı feshediliyor, iktidara gelirken "camdan karakol duvarları" vaadeden Hükümet bu vaadini emniyet şeflerini Meclis'e taşıyarak yerine getiriyor. Karakol duvarları sağlamlaştırılırken, karakolun sınırları Meclis bahçesine kadar uzatılıyor.
Duvar yükseldikçe yükseliyor. Ve duvarı yükseltenler duvarın üstüne "Ya sev, ya terket" diye yazıyorlar. Yani ya zulüm...ya gurbet...
* * *
Ama neyse ki o duvarları şeffaf hale getiren birileri var... Son dönemde "Yaşasın İnsan Hakları" diye ayağa kalkan bir avuç yürekli insan, karakollardan yükselen çığlığa kulak kabartıyorlar. Onlar sayesinde madalyonun bize gösterilmeyen yüzünü görüyoruz; faili meçhul cinayetleri, gözaltında kayıpları, köy yakmaları, yargısız infazları, sistematik işkenceyi öğreniyoruz.
İnsan Hakları Vakfı'nın geçen ay yayınlanan "1994 Tedavi Raporu" durumun ne kadar vahim olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koyuyor. Vakıf, 1994 yılında insan hakları ihlallerinin, yaşanan şiddetli çatışma ortamının ve silahlı-bombalı saldırıların sonucunda ülke çapında 4 bin 41 kişinin öldüğünü bildiriyor.
1 yıl içinde 4 bin kurban!..
Bunların çoğu Olağanüstü Hal Bölgesi'nde ölmüşler... Aralarında işkence kurbanları da var, PKK tarafından hunharca katledilmiş öğretmenler de...
423 faili meçhul cinayet...
129 yargısız infaz...
34 gözaltında şüpheli ölüm...
49 kayıp vakası...
Bitmedi... Düşüncelerinden dolayı bir yıl içinde 172 kişi cezaevine girmiş. Uluslararası İnsan Hakları örgütleri "Bu yıl Türkiye'de gazeteci öldürülmedi" diye haber yapıyorlar artık... Türkiye'den öldürülmüş gazeteci haberi gelmemesi haber oluyor. Gazeteci ve yazarlara verilen toplam ceza 450 yıla ulaşmış durumda...
İşte Gümrük Birliği için Avrupa'nın kapısını çalan Türkiye'nin insan hakları sicili... İnsan Hakları Vakfı'nın Tedavi ve Rehabilitasyon merkezleri bir yandan işkence kurbanlarının yaralarını sarmaya devam ederken bir yandan da Vakfa sürekli yeni kurbanlar geliyor.
1994 yılı içinde boşaltılan ya da yakılan köy sayısının 1000'e ulaştığı bildiriliyor. Bu operasyonda göçe zorlanan insan sayısının 2-3 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. "Güvenlik gerekçesiyle" yakılmış, yıkılmış bombalanmış evlerin, köylerin fotoğrafları elden ele geziyor, ancak medyada Liani'nin çıplak fotoğrafları kadar ilgi görmüyor.
3-5 yıl önce göçe zorlanan Bulgar Türkleri için dünyayı ayağa kaldıran Türkiye, kendi topraklarındaki bir koca göçe karşı kör...sağır...
Belki Pazar rehavetiyle bu konular pek ilginizi çekmeyebilir. Belki tüm bu rakamlar size pek birşey ifade etmeyebilir. Ama bugün İnsan Hakları Günü... ve biz biraz can yakıcı da olsa artık çıplak gerçeğin ateşine elimizi değdirmek zorundayız. O yüzden gelin bu rakamların ardındaki bir insandan küçük bir örnek verelim:
* * *
Elimde, Bingöl'den gönderilen bir belge var. Bingöl'ün Yayladere ilçesindeki Jandarma Komutanlığı'ndan bir astsubay çavuşun, geçtiğimiz Ağustos ayında Bölük komutanlığına yazdığı bir rapor... 4 satırlık bu rapor aynen şöyle:
"Yayladere ilçesi...nüfusuna kayıtlı... adlı şahsın aşağıdaki erzak ve malzemeye ihtiyacı olduğu, tarafımdan yapılan tahkikattan anlaşılmıştır:
10 kilo patates...10 kilo kuru soğan...2 kilo pestil...ve 1 adet televizyon (tamirden getirecek)..."
Bu belgenin anlamı şu: O şahıs, bu izin belgesiyle bakkala gidebilecek ve raporda belirtilen miktarda yiyecek satın alabilecek. Siz bugün Pazar alışverişinizi yaparken aklınızda neler olacak bilmiyorum. Ama siz özgürce patates ve soğanınızı alırken, ülkenizin bir yerlerinde böylesi bir gıda ambargosunun yürürlükte olması, "PKK el koyar" diye bazı yörelerde bölge halkına ancak özel izinle ve sınırlı yiyecek alma hakkı tanınması, sizi utandırmalı... Televizyonunu tamirciden almak için önce çavuştan izin almak zorunda olan bir insanla aynı ülkeyi paylaşmanın ayıbını hep birlikte yaşamalıyız.
Hayır!.. Böyle bir ülkeyi sevmiyoruz. Terketmiyoruz da... Bu topraklar üzerinde herkesin sevebileceği bir ülke olsun istiyoruz, insan haklarına saygılı, demokratik, çağdaş bir ülke...
Çünkü insan olmak bunu gerektiriyor. Çünkü yurttaş olmak bunu gerektiriyor. Çünkü ilerde barış içinde bir ülkede yaşama umudu bunu gerektiriyor.
Bu Pazar lütfen alışveriş yaparken Bingöl'ün Yayladeresi'ndeki gıda ambargosu da olsun aklınızın bir köşesinde...
Olsun ki; insan hakları artık yüreğimizi burkan bir sorun haline gelebilsin...
Olsun ki, "Kahrolsun insan hakları" diye bağıranların karşısına dikilip insanlık adına haykırabilelim:
"Yaşasın insan hakları!..."
|