Evrensel Forum - Nuray Sancar
Gerçekten kurguya sinema
Sinemamız son derece verimli bir dönemden geçiyor. Çevrilen filmlerin yol açtığı tartışmalara bakılırsa, seyirciyi ve yönetmenleri de geliştirici ve zenginleştirici bir dönem bu. Bu filmlerin başlıca özelliği de çoğunun yakın tarihe odaklanan filmler olması. Böyle olunca da filmlerin gerçekliğe uygunluğu, gerçeği ve tarihi nasıl yansıttıkları üzerine doğal olarak hep birlikte kafa yoruluyor, eleştiriler yapılıyor; izlenen filmler, bir de “ben olsaydım şöyle çekerdim” diye anlaşılabilecek bir üslupla gözden geçiriliyor. Forum bu hafta, sinema ve gerçeklik ilişkisini gündemine aldı. Bir film ile yansıttığı gerçeklik arasındaki ilişki ve yönetmenin sorumluluğu, Forum’da yazan sinema yazarları ve eleştirmenlerinin bugünkü konusu. Bunun için hazırladığımız dört soruyu yanıtladılar ya da sorulara bağlı kalmaksızın çerçevelerini kendileri belirleyerek düşüncelerini kaleme aldılar. İyi hafta sonları!..
1- Son dönem sinemamızda yakın tarihin yaşanmış olaylarına odaklanma gibi bir eğilim var. Siz bu eğilimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
2- “Gitmek” ve “Mustafa” filmleriyle ilgili çeşitli kesimlerden filmlerin gerçekliğine ilişkin bir dizi eleştiri geldi. Yakın tarihi konu alan filmlerde gerçeğe sadık kalmanın bir ölçüsü var mı, varsa nedir sizce? Can Dündar, birçok olgu ve belge içinden tercih ettiklerimi seçerek “Ben kendi Mustafa’mı çektim” derken haklı mıydı?
3- Bu filmlerin çoğalması seyirciden bir beklentinin olduğunu da düşündürebiliyor. Sizce seyircinin yakın tarihin ele alınması gibi bir beklentisi oluşmuş mudur? Örneğin, mesela 12 Eylül ile bugüne kadar sanat yoluyla bir türlü hesaplaşılamamış olması gibi...
4- Herkesin beklentilerine cevap verebilen, gerçeğe tamamıyla sadık bir film yapmak bir yönetmen için mümkün müdür, yönetmenin böyle bir sorumluluğu var mıdır?
* * *
Evrensel Forum - Zeki Coşkun
Gecikmiş bahar
Tek tük ışıltılar dışında neredeyse “sinema –dışı” bir endüstri oluşturan Yeşilçam, 1970’lerin ikinci yarısında havlu attı. Kendisini yeniden üretemez hale geldi. Ticari boyutun çok ötesinde bir krizdir bu. Sinemanın seyircisini TV’ye kaptırdığı söylenir ama krizin temel nedeni o değildir. Unutulmasın ki, yapımından 25-30 yıl sonra, günümüzde bile TV ekranlarında reyting rekorları kıran Hababam filmleri Yeşilçam’ın büyük kriz döneminin ürünleridir. Öyleyse meseleye tam da bu “kriz ürünleri”nden bakmak gerekir. Bir yanda masumiyet filmleri vardır: “Neşeli Günler” vb. yoksul ama gururlu, mutlu aile tabloları ya da masum-havai gençlik halleri çıkmaktadır Hababam dizisinde olduğu gibi. Öteki tarafta ise “Parçala Behçet”, “Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak” vb. mizah, avantür ama her halükarda et açlığına, teşhirine dayanan porno filmler yapılmaktadır. Masumiyet övgü ve tesellisi nasıl iş yapıyorsa, seksüel taşkınlık, mastürbasyon nesneleri de o kadar gişe yapmaktadır. Tuhaf ama her iki durum da filmin, sinemanın ötesinde hayati gerçeklerdir. Dolayısıyla seyirciyi yakalaması doğaldır. Ama aynı dönemde Türkiye’nin krizi tam da burada boy vermekteydi: Yoksul-yoksunlar, “mağduriyet”lerine son vermek için harekete geçiyordu… “Masumiyet devri” bitiyordu. Sadece yoksulların ezilenlerin değil; hayatın, toplumun bütün kesimlerinin her türden mağduriyetine son vermekti amaç. Sokakların hareketlenmesi bundandı. Örneğin seksüel açlığın ticaret aracı haline gelmesi alçaklığına son vermek de vardı hareketin içerisinde. (“Sürü” filminin tren sahnesini anımsayalım!) Yeşilçam ise toplumsal hareketliliği, gerçekliği değil; onun dönüştürmeye çabaladığı halleri filmleştiriyor, fetişleştiriyordu. Yaşadığı krizin temel nedeni budur.
*** Toplumsala dair her şeyi yasaklayan ve ezen 12 Eylül darbesi doğal olarak Yeşilçam’ın da üstünden geçti. 1980 öncesinin sinemasal krizi görmezden gelinmiş, bütün günah TV’ye yüklenmişti. Aynı şekilde 1980 sonrasında ise Yeşilçam’ın bahanesi video oldu. Dilsizlik dönemi arayışları diyebileceğimiz 1980’lerin ilk yarısındaki birkaç hamle dışında kriz 2000’lere değin sürdü. Ne tuhaf, sinemanın ilk krizine yol açtığı söylenen TV, onun yeniden doğumuna neredeyse yataklık etti. Güncel ve toplumsal gerçekliği “evcil” de olsa dramatize eden TV dizileri seyircide umulmadık karşılıklar buldu. İster “derin devlet” muhabbetine yönelik (“Kurtlar Vadisi”, “Deli Yürek”…), ister 12 Eylül öncesi romantizmi (“Çemberimde Gül Oya”, “Hatırla Sevgili”…) olsun, toplumsal ve siyasal olana seyircinin ilgisini ortaya koydu. TV’nin sinemaya ikinci büyük etkisi, katkısı işin sadece “prodüksiyon”dan ibaret olmadığını; Promosyon, PR gerçekliğini yapımcılara, sinemacılara öğretmesi idi. Dolayısıyla sinema, TV’den sadece tema, oyuncu transferi yapmadı. Bunlardan belki de çok daha önemli olan endüstriyel profesyonelliği öğrendi. Sinema tüm bunlarla Yeşilçam sonrası gecikmiş baharı – yeniden doğuşu yaşıyor.
* * *
Evrensel Forum - Şenay Aydemir
Yönetmenin kendi gerçekliği
Mustafa’nın yönetmeni Can Dündar ve “Güz Sancısı”nın yönetmeni Tomris Giritlioğlu’nu dışarıda tutarsak, diğer filmlerin yönetmenlerinin doksanlı yılların ortalarına doğru gelişen öğrenci hareketinin içinde yer almış, yani bir bakıma “aktif” olarak politika yapmış isimler olduğu görülüyor. Dolayısıyla bu genç kuşak, bir süre sinemada “alt kademelerde” çalıştıktan sonra şimdi kendi filmlerini ve kendi hikayelerini anlatmaya çalışıyor. Özellikle bu yılın en iyi filmi olduğuna inandığım Özcan Alper’in “Sonbalar”ı ile Kazım Öz’ün “Fırtına” isimli filmi, doğrudan yukarıda anılan tarihsel süreç ile ilgili hikayeler anlatıyor. Yalnızca uzun metraj kurgusal sinemada değil, örneğin belgesel sinemaya çok daha fazla yakın tarih odaklı ve çok daha “politik.” Bunun yeni bir eğilim olup olmadığı ise tartışmalı. Bu durum daha çok film üretimindeki sayısal artışa paralel olarak gelişen bir durum gibi. Bir de film üretim aşamasının, eskiye oranla çok daha kolay olmasının da etkisi olduğunu düşünüyorum.
Can Dündar’ın “Ben kendi Mustafa’mı çektim” sözü bir yere kadar doğru. Her yönetmen sonuçta kendi gerçekliği üzerinden hikayeler yazıyor ve çekiyor. Burada asıl sorun yönetmenin gerçekliğinin hangi koşullar altında, hangi saiklerle, hangi argümanlar ve kaynaklarla şekillendiği... Gerçek, bir kez vizörden geçtikten sonra her koşulda yeniden üretilmiş oluyor zaten. Asıl mesele; yeniden üretilen bu gerçeğin, yaratıcısının elinde yeniden nasıl kurgulandığı... Örneğin, Can Dündar’ın elindeki malzeme ile başka bir yönetmen çok daha farklı bir film yaratabilirdi.
Hesaplaşma “sorumluluğu”nun sanatın üzerine yıkılmasının ne derece doğru olduğu su götürür. Ama sanatın bu hesaplaşmaya ne kadar destek olduğu önemli. Eğer sinemayı konuşuyorsak, diğer sanat dalları arasında sinemanın kendi adına olumlu adımlar attığını söylemek gerek. “Eve Dönüş”, “Beynelmilel”, “Babam ve Oğlum” ve “Zincirbozan” son üç-dört yıl içinde 12 Eylül darbesini tartışmaya açan filmlerdi. Ve her biri kendince 12 Eylül’ün yıkıcı sonuçları üzerinde duruyordu. Bunların dışında, 12 Eylül’ü tartışmasa da, sosyal hayattaki tahribatına işaret eden birçok film sayılabilir. Yeterli mi ya da beklenen etkiyi yaratabildi mi, tartışılır. Ancak, benzer etkilere sahip diğer alanlarla karşılaştırıldığında sinemanın “iyi” bir noktada olduğunu söylemek iddialı olmaz sanırım. Seyircide beklenti oluşup oluşmadığının en iyi yanıtı ise yukarıda anılan filmlerin hatırı sayılır bir seyirci kitlesi tarafından izlenmeleri bir cevap olabilir.
Sondan başlarsak, yönetmenin böyle bir sorumluluğu yoktur. Çünkü, “herkesin beklentilerine cevap verebilen” bir sanat eseri yaratılabilir mi; bu olanaksız. Gerçeğe tamamıyla sadık bir film ise gerçeğin nasıl algılandığıyla ilgili bir durum. Örneğin Kürt sorunu hakkında toplumum genelini memnun edecek bir film çekecek yönetmenin, gerçek olarak gösterilene ve kabul görene sadık kalması gibi bir durum çıkabilir ortaya. Bu yüzden yönetmenin kendi gerçeği ile hareket etmesi önem kazanıyor. Yine tekrar edersek, burada yönetmenin gerçeğinin hangi koşullar altında oluştuğu bir kez daha önem kazanıyor.
* * *
Evrensel Forum - Metin Gönen
Sinema, hakikat ve demokrasi
“Mustafa”, “ Sonbahar”, “Gitmek”… gibi son dönem filmleri, üç temel sorunu tartışmaya açan bir demokrasi okulu deneyimi olarak karşımıza çıkıyor. Birincisi; Platon’un, sanatçıları ideal devletinden kapı dışarı etmesiyle başlayan 2 bin 500 yıllık “sanat ve hakikat” ilişkisi sorunu. İkincisi; birinci sorunun daha özeldeki ifadesi “drama ve belgesel” ilişkisi sorunu. Üçüncüsü; ilk iki sorunu doğrudan birbirine bağlayan “demokrasi” sorunu. Çünkü aynı zamanda bu konulardaki tartışmalarda kamusal alanda kimin, hangi statüyle toplumun ortak kaderi üzerine konuşma hakkına, eşitliğine ve özgürlüğüne sahip olduğu belirleniyor.
Sanat ve hakikat Bir kurmaca filmin, gerçeklik referansını askıya aldığı ilkesi unutularak, olgusal gerçeklikten söz etmekle yükümlü olduğu düşünülür; ama bu özünde ahlaki bir tutumdur. Çünkü bu yaklaşıma göre “sanat” diye özgün bir düşünce alanı yoktur. Oysa sanat eseri olarak bir filmin hakikati, olguların ampirik gerçekliğini yansıtmak değildir. Çünkü olgusal gerçeklik farklıdır; filmdeki sanatsal kurgulamanın, bir gerçeğe uygunluk sistemi içinde biçimlendirdiği ve inandırıcılık etkisi taşıyan kurgusal evren farklıdır. Film, sadece belli bir nedensellik ardışıklığı içinde, rasyonel ya da absürd, tarihsel ya da kişisel bir ilişkilendirme operasyonunun organik bütünlüğünde geçerli olan bir “kurgusal hakikat” yaratır. Bu anlamda bir film, kendi kurgusal evreninin dışındaki sosyal-tarihsel-kişisel olayların doğrudan yansıması ya da resimlenmesi değildir. Tersine; film, kendi sanatsal-kurgusal operasyonlarıyla bir hakikat yaratır ve bu şekilde olgusal gerçeklik üzerine sanatsal olarak düşünür, fikir belirtir.
Kurmaca ve drama Kurmaca ve drama ilişkisi sorunu, özünde bir şehir efsanesidir. Sinemaseverler bilirler; Rudolf Arnheim’ın sinemanın doğasını değerlendirdiği o önemli kitabının başlığı şudur: Sinema Bir Sanattır. Sinema, her şeyden önce draması ya da belgeseliyle bir sanattır; yani özgün bir düşünce biçimidir. Felsefe, kavramların akıl tarafından anlaşılır soyutluğu ile düşünürken; sinema, duyularla hissedilen (estetik) ögelerin ve operasyonların algılanır kompozisyonuyla düşünür. Bu düşünce biçimi, gerçeklik duygusunu önceden mizanseni yapılmış sahneleri filme alarak veren drama türü için de geçerlidir; gerçekliği olduğu gibi “yansıtmak” iddiasında olan belgesel türü için de geçerlidir. Çünkü ikisinin de temelinde sinemanın iki ana operasyonu olan “çekim” ve “montaj” sentezinden oluşan Aristotelesçi kurmaca operasyonu yatar. Yani hem dramada hem de belgeselde önce tek tek yapılan çekimleri belli bir fikir etrafında ardı ardına getiren montaj ile gerçekleştirilen bir mizansen ve kurgulama vardır. Bu anlamda drama ve belgeselin ortak paydası, çekim ve kurgudur. Her iki türdeki filmlerde sinematografik fikir, bu iki temel operasyonla yaratılır; yani bir çekimi (ya da bir belgeyi) alıp başka bir çekim (ya da belgeyle) ilişkilendirme ve belli bir iç mantığı olan kurgusal ardışıklık oluşturarak gerçekleştirilir. Bu anlamda belgesel; gerçekliği düşünmek, kavramak, anlamak için onu kurgulayan bir drama operasyonudur. Drama ise kurgusal sahnelemeye, mizansene, “gerçeğe uygunluk” ve bir içsel mantık kazandırmak için yapılan belgesellik çalışmasıdır. Günümüzde giderek belgesel filmlerin artmasından öte, sinemanın kurmaca-drama niteliğini gerçekliği düşünmek, kavramak için en iyi kullanan filmler belgeseller olduğundan (bu drama ile olan ortak kurmaca payda kavrandıkça), sinemanın yaratıcı geleceği belgesellerde olacaktır.
Demokrasi Bu son dönem filmleri, sanat-hakikat, drama-belgesel ilişkisinin yanı sıra aynı zamanda herkesi kamusal alanda, toplumun ortak kaderi, tarihi ve geleceği konusunda da düşünmeye davet ediyor. Tüm yurttaşlar için bir demokrasi okulu deneyimi olanağı sunuyor. Bu ülkede düşünülmesi gereken tüm yakıcı konularda yaşanması gereken bir demokrasi okulu deneyimi bu… Ama özellikle “Mustafa” filmi tartışmalarında görünen odur ki, bu topraklarda düşünen ya da düşünmek isteyen pek fazla değil. Çünkü herkes zaten bir şeyler biliyor. Düşünmeye ne gerek var?!. Herkes bir şeyin uzmanı, bir “bilen-kişi” egemenliğiyle konuşuyor ve karşısındakini cahillikle suçluyor. Oysa “Mustafa” filmi, özellikle de tüm bu “bilen-üstatları”, “bilgi-apoletlilerini”, “uzmanlık-komiserlerini”, öncelikle kendilerinin neyi, nasıl bildiklerini ya da bildikleri bilgilerin bilimselliğinin ne olduğunu oturup enine boyuna bir düşünmeye davet ediyor.
Ama filmle birlikte düşünmek yerine, bir bilen-uzman otoritesiyle “tarihi sadece ben bilirim, 25 sene Atatürk üzerinde çalıştım” gibi söylemlerle çıkılıyor ve bir sanat eseri, bir düşünce biçimi olan film, bir bilen egemenliği ve uzmanlık sultası altında sanki bir bilgi objesiymiş gibi sınavdan geçirilmeye, hizaya getirilmeye çalışılıyor.
“Mustafa” filmi, tarih-bilgiçlerinin şunu hiç düşünmediğini gösteriyor: Tarih bilimi ya da tarih bilgisi olarak sunulanların, yani tarihin bilgi ve bilim olmasının temelinde, “Mustafa” filmindeki gibi bir Aristotelesçi kurgulama operasyonu yatıyor. Tarih-bilenler, ellerindeki kitaplar, notlar ve akademik kariyerlerinin, apoletlerinin sarsılmaz otoritesiyle filmi yargılarken, film onlara sadece şunu soruyor: Siz de benim gibi yaşanmış olayları anlatmak için bir iç mantık ve bir neden-sonuç ilişkisi oluşturarak kurgulamıyor musunuz? Bu filmle birlikte öncelikle bu konu üzerine düşünmek istemez misiniz? Eğer bu konuyu biraz ela alırsak; tarihimizi aynı verilerle anlatırken, Kurtuluş Savaşı sonrası ulus-devlet kurma ihtiyacından demokratik bir toplum yaratma sürecine doğru kurgulamayı-yapılandırmayı düşünemez miyiz? Bu anlamda film, sadece tarihçileri, yazarları-çizerleri; apoletlileri, vs. değil, tüm yurttaşları bir ulus-uygarlık kurgulamasında, tarih, sanat, hakikat bileşenlerini, sanat ve politika ilişkisini, yani özünde demokrasi sorununu düşünmeye çağırıyor. “Sonbahar” filminin kurguladığı sinematografik hakikat ile yakın tarihimizi ve 12 Eylül gerçekliğini; “Gitmek” filminin kurguladığı sinematografik hakikat ile Kürt sorununun yakıcılığını düşünmeye bizleri davet etmesi gibi!..
* * *
Evrensel Forum - Fırat Yücel
Bir film her şeyi anlatamaz
Yakın tarihle yüzleşen filmleri, seçkinci Avrupa sanat çevrelerinin ‘doğala yakın’ buldukları kurmaca politik filmleri sınıflandırmak için kullandıkları ‘belgeselvari’ gibi ifadelerle açıklamak doğru değil. Tabii ki güncel siyasi meseleler üzerine söz söyleme geleneği, belgesel sinema duyarlılığıyla ilişkilidir. Ancak “Sonbahar” ve “Fırtına” gibi filmleri asıl değerli kılan, ‘90’lı yılların üniversite gençliğinin siyasal yönelimlerini ve duygu dünyalarını şekillendiren toplumsal ilişkileri anlamlandırmaya; onların haleti ruhiyesini görünür kılmaya yönelik çabaları. Yani bireysel duyguları tarihselleştirmeleri; belli sosyopolitik bağlam içerisine oturtmaları... Sinemamızın asıl ihtiyacı olan da bu. Çünkü bizde her şey, kişisel-politik, bireyci-toplumcu gibi zıtlıklar üzerinden algılanıyor. Oysa bir film, aynı anda hem duygu analizi yapabilir, hem de siyasi yapının mevcut biçimi üzerine söz söyleyebilir. Zaten asıl anlamlısı da bu ikisini birlikte yapmasıdır, çünkü ikincisini başka yollarla da yapabilirsiniz, örneğin söz konusu meselelerde bir makale de yazabilirsiniz. Başka bir deyişle sinema, doğal olarak kabul ettiğimiz duyguların, ne gibi toplumsal koşullara bağlı olarak biçimlendiğini görünür kıldığı, insan bilincinin çatallı yollarını görselleştirdiği ölçüde kendi değerini bulur.
Nesnellik ve gerçeğe sadık kalmak gibi ilkeleri tümden hiçe saymak doğru değil tabii ki; ancak bir film bu gibi kriterler üzerinden değerlendirilecekse, bu, söz konusu filmin üzerinde durmayı tercih ettiği bağlam göz önünde bulundurularak yapılmalı. Bir filmi, gerçekliğin belli bir boyutuna yoğunlaşıyor diye yargılamak, “gerçekliğin söz konusu boyutu tarih yazımından silinsin” demek gibi bir şey ve bu da zaten, söz konusu eleştirileri yapanların asıl niyetlerini ele veriyor. Bırakın tarihi figürleri, herhangi sıradan bir insanın dahi ‘tek bir gerçek yüzü’ yoktur. Bir filmin, söz konusu kişinin her yüzünü anlatma gibi bir zorunluluğu olamaz. Asıl, her şeyi anlatma derdindeki filmler, tarih dediğimiz şeyi, resmi ideolojiyi tekrar eden basmakalıp cümlelere indirgeyerek gerçekçilikten uzaklaşırlar.
Böyle bir beklenti var, ama bu beklenti ‘yok sayma’ ve ‘unutma’ gibi güdülerle birlikte yürüyor. Seyirci artık, en eğlencelik popüler kültür filminde bile güncel siyasete dair ögeler arıyor; filmlerde kendi gündelik gerçekliğine dair bir şeyler bulmak istiyor. Ama önemli olan, bunun nasıl yapıldığı; yakın tarihin neresine, hangi açıdan bakıldığı. Çoğu film de, halihazırda herkesin bildiği siyasi çatışmaları tekrar etmekten başka hiçbir şey yapmıyor. Bu da hatırlama değil unutma, belli şeyleri ‘ayıklama’ isteğini tatmin eden bir şey. Bu bakımdan “Sonbahar”, “Fırtına” ve “Gitmek” -ve hatta “Babam ve Oğlum”- gibi filmler, yakın tarihin şu ana kadar yüzleşilmeyen duygu ve bilinç hallerine dokunarak çok önemli bir eksikliği gideriyorlar. Ama bir de “Osmanlı Cumhuriyeti”, “Amerikalılar Karadeniz’de-2” ve “Cumhurbaşkanı Öteki Türkiye’de” gibi resmi tezleri tekrar ederek ‘hafıza kaybı’na katkıda bulunan filmler var.
Böyle bir film yapılamaz. Böyle bir filmin yapılabileceğini düşünmek ‘gerçeklik’ denen şeyi bayağı bir hafife almak demektir. Ancak ve ancak ‘gerçekliği’ kendi siyasi çıkarlarına göre şekillendirmek isteyenler böyle bir şeyin mümkün olduğunu iddia edebilir. Bir gün olur da, herhangi bir film tüm beklentileri karşılarsa, herkesin tektipleştiği totaliter bir toplumda yaşıyoruz demektir. Bir yönetmenin sorumluluğu bunu yerine getirmeye çalışmak değil, tam tersi, gerçekliğin hiçe sayılan bir yönüne dikkat çekerek ezber bozmak, dogmatikleşmiş kafaları karıştırabildiği kadar karıştırmaktır.
|