Ayrı bir dünyada yaşıyorduk yağmurdan önce...
Devasa bir otoyol, kıvrıla kıvrıla uzayarak, bizi o modern tapınağa bağlıyordu.
Çalıştığımız bina, 20. yüzyıl mimarisinin final gösterisiydi adeta... Çifte güvenliği aşıp, 'dışarı'ya hiç benzemeyen bir uzay üssüne giriyorduk, Burası bilgisayar donanımı, uyduları, haberleşme ağı, büroları ile çölün ortasına yanlışlıkla konmuş bir uzay gemisi gibiydi. Pencerelerimizin fümesi, 'çöl'ün vahşiliğini perdeliyordu. 100 metre ötede yaşayanlardan biri içeri çağrılsa, ayrı bir ülkeye geldiğini sanabilirdi neredeyse...
'İçerde' güne, İnternet aracılığıyla Paris Louvre müzesindeki empresyonist koleksiyonunu izleyerek başlayabiliyorduk, 100 metre ötede, "dışarıda", güneş, belediyenin ucuz ekmek büfesinin önündeki kuyruğun üzerine doğuyordu.
Hırçın dalgalarla çevrili bir adada hamak kurmuş oturur gibiydik.
Sonunda deniz kabardı. Dalgalar adayı bastı. Ve bir hırçın yağmur, güvenlik kilidini önüne katıp, silip süpürdü içeriyle dışarı arasındaki uçurumu...
'içeri', 'dışarı'ya benzedi.
* * *
Ece Ayhan yıllar önce yazmıştı, "sizin yaşam standardınızı, yaşadığınız ülkedeki hayat vasatı belirler" diye...
Ortalama hayat sefil bir düzeye inmişse, evinizin çevresine çelik duvarlar da örseniz nafiledir...Bir sabah, yalınızın önünde, komşu gecekonduların kanalizasyon artıklarını buluverirsiniz. Altın kaplama musluk takımlarınızdan su akmaz , milyarlık otoyollarınızda sol şeritte seyreden bir at arabasını sollamak için yırtınırsınız. Avustralya'dan modem aracılığıyla geçmeye çalıştığınız "Çağ Atladık" başlıklı yazı, kenardan akan derenin taşması sonucu elektrikler kesildiği için gazeteye ulaşamaz.
Toplumsal ortalama, çağı yakalayamamışsa siz tek başınıza çağ atlayamazsınız.
Çünkü refah da aşk gibidir, paylaşıldıkça güzelleşir.
* * *
"Yağmurdan önce" filmini gördünüz mü?
Ülkesinde kan gövdeyi götürürken, Londra’da rahat bir yaşam sürdüren Makedonyalı bir gazetecinin öyküsü...
Kendisi de filminin kahramanı gibi ülkesinden uzakta Amerika'da yaşayan yönetmen Mileho Manchevski, belki günah çıkartırcasına başrol oyuncusunu bir iç hesaplaşma sonucu Makedonya'ya yolluyor.
Alexander, Bosna'da gördüğü vahşetten sonra daha fazla Londra'da tutunamayacağını anlar ."Kemikleri Makedonya'yı çekmektedir". Doğduğu topraklarda ölüm kol gezerken, Londra da yaşama katlanamaz. Niye gittiğini soran sevgilisine "Ölmeye" yanıtını verir, "Taraf olmalıyız” der, "Şu ya da bu gruptan yana değil. Hayattan yana..."
Havaalanına gitmek üzere taksiye binerken bir evin duvarında "Zaman asla ölmez" yazısını görürüz.
Alexander, bir öfke selinin ortasında kurulmuş olan köyüne döner. Ve bir süre sonra da o selin kurbanı olur.
Son nefesinde başucundakilere gökyüzünde toplanan bulutları işaret edip, "Yağmur geliyor” diye fısıldar. Senaryo öyle ustaca örülmüştür ki o sahnede ölümü getiren yağmur, bir başka sahnede hayatın müjdecisidir.
Çünkü "zaman asla ölmez".
* * *
Ayrı bir dünyada yaşıyorduk "yağmurdan önce"...
Bir asi yağmur, 100 metre ötedeki gecekonduyla bizim uzay üssünün kaderlerini birleştirdi.
Bir gün için biz de karşı gecekondunun ortaokul öğrencileri gibi elle yazdık yazılarımızı... Selden eşya kaçırdık, panik halinde...
100 metrelik mesafedeki 100 yıllık uçurumu çamurlu bir dere suyu dolduruverdi.
Anladık ki zaman asla ölmez...
Ve refah paylaşıldıkça güzelleşir...
Ya hep beraber... Ya hiç...
|