23 Nisan dolayısıyla bütün velilere ve kreşler samimi bir çağrı:
'Bırakın oynasınlar!'
Eskiden kreş ya da anaokullarının çıkış saatlerinde, eve gitmeye yanaşmayıp okul bahçesinde neşeyle oynayan çocukları görünce "Bütün gün oynuyorlar yine de doymuyorlar" diye düşünürdüm.
Yıllar sonra çocuk sahibi olunca anladım ki, "Hiç de öyle değilmiş". Kreş binaları içinde, rengarenk çığlıklar atıp coşkuyla oyun oynadıklarını sandığımız çocuklar meğer bütün gün, büyüklere yaraşır bir disiplin içinde bir tür mesaiye girer; birer saat arayla dilimlenmiş zaman aralıklarında o faaliyetten bu faaliyete koşturur dururlarmış:
Kahvaltı saati... Masal dinleme saati... el işi saati... uyku saati... bilgisayar saati... resim saati... müzik saati... ve diğerleri... Nihayet bütün bu saatler tükenip de çıkış vakti geldi mi, kendilerini oyun serbestisinin kucağına atar, herhangi bir saate ve kısıtlamaya tabi olmaksızın gönlünce oyun oynamanın keyfini sürerlermiş; tabii bu kez de sabırsızlıkla başlarında bekleyen velilerinin izin verdiği süreler ve kurallar çerçevesinde... Sonra eve gidince, oyun talebine ana babaların "Çok yorgunum" mazeretleri, "Önce ödevini yap" dayatmaları, "Hoplama gürültü oluyor" mızıldanmaları ve "oynayamadan bitmiş bir gün"ün sonunda "uyku saati"...
“HEY...ONLAR ÇOCUK!”
Oysa kimsenin görmek istemediği küçük bir ayrıntı var:
Onlar daha çocuk ve doyasıya oynamak istiyorlar. Öyle "Hadi çocuklar şimdi bir daire oluşturalım. Herkes yanındakinin kulağına bir bilmece fısıldasın" filan değil. Çıldırmışcasına, deli dolu, başıboş, özgür, kahkahalarla kamçılanmış, gürültülü, kan ter içinde kuralsız oyunlar... Kendileri tarafından kurulup bozulan, kararlaştırılıp vazgeçilen ve yaratıcı güçlerini alabildiğine kullanabildikleri gerçekten "serbest" oyunlar...
Belki ana baba olmayanlar inanmayacaklar ama o yaşta çocukların "iş yükü" yüzünden oynamaya vakitleri yok.
Birkaç ay önce, İş Bankası için hazırladığımız "4.Nesil" belgeselinin "Çocukluk" bölümünün araştırmasını yaparken, özelde oyunun, genelde de çocukluğun, aydınlanma çağının bir ürünü olduğunu öğrenmiştik. Çocukluğu tanımayan, dolayısıyla çocuğa, yaşına özgü, giysi, aş, eğitim, oyun sağlamayan ortaçağdan sonra Rönesans'la çocukluk da keşfedilmiş ve çocuk, çocukluğunu bilmişti.
Türkiye'de çocukluğun keşfi de Tanzimat'a rastlıyordu. Çocuk parkları, bebek giysileri, bebe mamaları Meşrutiyet sonrasının icatlarıydı. Cumhuriyet, bu eğilimi beslemiş ve nihayet 23 Nisan'la adeta çocukluğu tescil etmişti.
ORTAÇAĞ DÖNÜŞ
Lakin bir de bugünkü duruma bakın... Sanki ortaçağa dönüldü. Reklamlarda, defilelerde, okullarda çocuklara büyük giysileri giydirilir oldu. Çocuklar, ana babaları ne yerse onu yer, hangi filmi izlerse onu izler, nerede gezerse orada gezer hale geldiler. Doğadan tamamen koptular. Önce sokak çıktı hayatlarından, sonra oyuncak ve nihayet oyun... Banka reklamlarında para sayan çocuklar var ama, ne gittiğiniz lokantada oyun alanı var, ne de kitapçıda çocukların rahatça kitap karıştırabilecekleri bir reyon... Başarı hırsıyla herkes, çocuğunu bir an önce hayata karıştırma telaşına kapıldı. "Büyümüş de küçülmüştük" prim yaptı. Büyüme yaşı küçüldü. Ve çocukluk yok oldu.
“UYUMASIN ÇALIŞSIN!”
Belgesel yayınlandıktan sonra birçok veliden benzer şikayetler dinledim. Ancak işin ilginç yanı, bu durumun sorumlusu gibi görünen kreş yöneticileri de velilerden şikayetçiydiler. Çünkü "Ana babaların çoğu, çocuklarının bir dakikasının bile boş geçmemesi için baskı yapıyor"du. Meğer "Çocuğum bir an önce büyüsün, adam olsun" telaşındaki veliler, "Uyku saatlerini kaldırın, okuma yazma öğretin" diyecek kadar hırsa kapılmışlar.
ÇÖZÜN PRANGALARI!
Neyse ki, belgesel yayınlandıktan sonra bazı anaokulu yöneticileri arayıp, müfredat değişikliğine gittiklerini ve oyun saatlerinin sayısını artırdıklarını söylediler. Gün boyu okulla ev arasında mekik dokurken hiç açık havaya çıkamayan çocuklar için "çevre gezileri" vs. başladı. 23 Nisan vesilesiyle buradan, bir kez daha bütün ana babalara ve öğretmenlere seslenmek istiyorum: Gelin çözelim, çocuklarımızın ayağına taktığımız altın prangaları... Onları yeniden doğayla buluşturalım. Kendi kuracakları oyunlarla gönüllerince oynamalarına zemin hazırlayalım. Bu yolla ileride doğaya ve insana karşı daha duyarlı yetişkinler olmalarına çalışalım, insanoğlunun otorite tanımadan, çıkarsız ilişkiler kurabildiği bu yegane döneme, teslim alınmaya çalışılan "son sığınağımız"a sahip çıkalım.
Kaybolan çocukluğu bulalım. Gerek doğası, gerekse insan ilişkileriyle kirlenen günümüz dünyasını yeniden ve daha sağlıklı bir şekilde kurabilmemiz için gereken duyarlılığın, düş gücünün ve eleştiri yeteneğinin kaynağı, doyasıya yaşanmış bir çocuklukta gizli çünkü...
Bu oyuncaklar ilginizi bekliyor
Çocukluk gibi oyuncak da kaybolup gidiyor hayatımızdan... Sarılıp yattığımız bebeklerin, sevip okşadığımız, köpeklerin, ince bir telden yaptığımız arabaların, kırıp onardığımız tahta atların yerini, kullanıp atılan robot köpekler, pili bitince terk edilen vahşi savaşçılar alıyor.
Eski oyuncaklar şimdi müzelik hale geldi.
Oyuncak müzeleri Batı dünyasında kentin vazgeçilmez kültürel varlıkları arasındadır. Londra'da iki büyük oyuncak müzesi var. Dahası birçok ülkede "bebek müzesi" "oyuncak ayı müzesi", "kukla müzesi" gibi uzmanlaşmış müzeler bulunuyor. Türkiye'nin ilk ve -halen-tek oyuncak müzesi ise Ankara'da A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi içinde yer alıyor. Türkiye'de oyuncak deyince ilk akla gelen isim olan Prof. Dr. Bekir Onur'un yıllar harcayarak, eski oyuncak fabrikalarının depolarından, yurt gezilerinden ve bağış yapan meraklılardan topladığı 1500 civarında oyuncağın sergilendiği bu müze, 10 yıl önce 1990'ın 23 Nisanı'nda açılmıştı. Sergilenen oyuncakların en eskisi 1890'lardan kalma bir bebek evi... Fatoş'lar, topaçlar, lak laklar, tahta atlar, bez bebekler, boş beşikler, kurşun askerlerle, burası üç kuşağın bir arada gezebileceği bir "nostaji galerisi"
adeta... Hafta içi her gün, randevuyla gezilebilen bu güzelim müze, ne yazık ki, üniversitenin ayırabildiği kısıtlı olanaklarla küçük bir mekana sıkışmış durumda ve Bekir Hoca ile bir avuç gönüllü akademisyenin çabalarıyla ayakta duruyor.
Bu topraklar üzerinde topaç çevirip bilye oynayarak, yatınca ağlayan bebeğini okşayarak büyüyen nesillerin bütün bir geçmişini saklayan bu müze, hem elinde çocukluk oyuncakları bulunanların bağışlarını hem de bu oyuncaklara mekan olacak modern bir yapı için sponsorların katkısını bekliyor.
23 Nisan'da çocuklar için daha güzel ve daha kalıcı bir armağan düşünemiyorum.
Bütün sponsorlara duyurulur.
|