Che Guevara'nın kızı Hilda geçen hafta 39 yaşında kanserden öldü. Babası da Bolivya dağlarında öldürüldüğünde aynı yaştaydı. Ve ölüm üzerine söylediği sözler bir dönem, her devrimcinin belleğine kazınmış gibiydi: "Ölüm nereden gelirse gelsin... savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve silahlarımız elden ele geçecekse ve başkaları mitralyöz sesleri ve zafer naralarıyla cenazelerimize ağıt yakacaksa... ölüm hoş geldi, safa geldi". 1967'de Che'nin ölüm haberi geldiğinde gerçekten de savaş sloganları bir devrim müjdesi gibi dilden dile dolaşmıştı. Şimdi 30 yıl sonra o efsanenin kızının Havana'da sessiz sedasız kansere yenik düşmesi garip bir tecelli gibi geliyor insana... Guevara yaşasa şimdi belki 91 yaşındaki Çinli lider Deng gibi "ne zaman ölecek" diye gözünün içine bakılan bir "devrim dinozoru" olacak ve bağırsak kanseri ya da solunum yetersizliğinden ölecekti. Ne tuhaf bir paradoks; sanki genç ölenler hafızalarda hep diri kalmayı başarıyorlar. Adeta, ölüm yaşatıyor insanı... Çok yaşamaksa manen öldürüyor. Yaşamla ölüm arasındaki bu garip ilişkinin çarmıhına gerilen insanlarsa denetleyemedikleri bir oyunda "efsane" ya da "dinozor" rolleri oynuyorlar. Acaba James Dean 24 yaşında ölmese bugün 64 yaşında hâlâ bir "asi efsane" olarak adlandırılıyor olacak mıydı? John F. Kennedy 45 yaşında vurulmasa, bugün 80'ine merdiven dayamış bir Başkan eskisi olarak hâlâ "Beyaz Saray'ın gelmiş geçmiş en başarılı ismi" olarak anılacak mıydı?
* * *
Böyle bakıldığında, bu yaklaşımın ölümü kutsadığını söylemek mümkün. "Hızlı yaşayıp, genç ölenler"in, yakışıklı cesetleri karşısında adeta insanlar genç ölüp efsaneleşmekle, çok yaşayıp dinozorlaşmak arasında tercihe zorlanıyorlar. Oysa mesele, genç ya da yaşlı olmak meselesi değil... yaşam sürecine neleri sığdırabildiğiniz meselesi... Fatih Sultan Mehmet, İstanbul seferi sırasında 21 yaşındaydı. Mustafa Kemal 27 yaşında 31 Mart ayaklanmasını bastırmaya giden orduda görev almıştı. Karl Marx Komünist Manifesto'yu yazdığında 29'una yeni basmıştı. Pablo Picasso, Avignon Kızları'nı 25 yaşında boyadı. Ernest Hemingvvay, Toronto Daily Star gazetesi için Lozan Konferansı'nı izlerken İsmet Paşa ile röportaj yaptığında 24 yaşında genç bir muhabirdi. Şimdi 50 yaşındaki Başbakan Tansu Çiller, "eskimiş ve köhnemiş liderlerden" sözederek 70 yaşındaki Demirel'i kızdırıyor. 1964'te 80 yaşındaki Bayar'ın eli kolu bağlıyken, gençlik avantajını kullanarak 40 yaşında AP'nin Genel Başkanlık koltuğuna oturan Demirel ise genç başbakanı için "Onu biz getirdik, biz götürürüz" diye sinyaller gönderiyor. "Nasıl gelirsen öyle gidersin" sözü bir kez daha doğrulanıyor. "Kullan-at" sloganına dayalı tüketim toplumunun yaygınlaşmasıyla liderler de hızla tüketilir hale geliyorlar. Bir süre sonra tecrübenin adı "dinozorluk" oluyor. Tüketim çılgınlığı, zaten kesile biçile bir avuç kalmış eski değerleri de rafa kaldırma yarışına girişiyor. Lakin, yerine hiçbir şey konamıyor. DYP hâlâ Cindoruk'un, CHP hâlâ Ecevit'in, MHP hâlâ Türkeş'in, RP hâlâ Erbakan'ın gözünün içine bakıyor.
* * *
Son zamanlarda alevlenen "Genç yazar-yaşlı yazar" tartışması da aynı çerçeveye girmiyor mu? Yazarın ne yazdığından çok, kaç yaşında yazdığıyla ilgileniyor insanlar... Oysa kimi genç yazarlar, çalıştıkları gazeteleri, "dinozor' çokluğundan "Jurassic Park"a benzetirken, kendi yazdıkları yazıların, "dinozorlar çağı"nı çağrıştıracak kadar gerici ve tutucu olduğunu farketmiyorlar bile... Halbuki nice "ihtiyar delikanlı" hâlâ dipdiri fikirlerle ortalığın tozunu attırıyor. Ben hâlâ, bir yazar için yazı kâğıdının nüfus kâğıdından daha çok önem taşıdığına inanıyorum. O yüzden başyazarın köşesinde gözü olanları değil, söyleyecek sözü olanları okuyorum. Yazarın "genç yaşında" olmasından çok, "aklı başında" olmasını önemsiyorum. Galiba gençleri efsaneleştirmek, yaşlıları dinozorlaştırmak için henüz erken... Che ile kızı aynı yaşta öldüler. Kızının adını hanginiz anımsıyorsunuz?
|